5 Nisan 2010 Pazartesi

Acımadan harcadık seni 2 yıl




"2 sene önce tam da bu zamanlarda Uyumsuz'un blogu ile tanıştım. O da ben de bu alemde yeniydik. Acımayan harcayan yazılarından ve ifade dilinden uzunnnn bir süre harbi bir abimiz olduğunu zannettim. Kendisi de sağolsun zahmet edip hayır efendim ben kadınım demedi. Blog yazılarını okudukça daha çok sevdim kendisini, kedi sevdiğini öğrenince daha da sevdim. Bir de geçen sene illederomanı kurup kendisi ile tanıştıktan sonra gönül defterimin en müstesna sahifelerinden birisine geldi kuruldu. Dobradır, sözünü sakınmaz ama hemen her dediği de doğrudur. İyi ki doğdun kedikuyruğu:))))) Blog yazısı istediğin için nev-i şahsına münhasır kişiliğinden ayrıca bahsetmiyorum..O başka bir yazı konusu güzel gözlü kız."

-----------------------------------------------------------------------------------------------



"tembel bir blogger'ım - seyrek yazıp daha da seyrek okuyabiliyorum ne olup ne bittiğini... ama blog dehlizlerinde geçirdiğim mesaimin yarısından fazlasını düzenli olarak takip edebildiğim bloglara ayırıyor, bunun da 1/4'ünü mutlaka - şahsi kanaatimce - en bir sivri dilli gördüğüm bu sayfada geçiriyorum. merakla başladı her şey, şimdi ise bulayım bir iğne deliği de oradan ben de çemkireyim azıcık diye satır satır okuyorum.ya ne diyeyim ki sana? bayılıyorum! özeniyorum işte yav bal gibi! yaz sürekli, güldür ve korkut (!) beni he mi? çekinelim biz senin diline düşmekten tüm blog alemi olarak. çemkirelim sağa sola böyle hep aynı köşeden!her şeyi bildiğini iddia etmeden her şey hakkında sözlerini sıraladığın, acımadan harcayacağın nice blog-yılların olsun be uyumsuz kişisi!! :) internet durdukça ben de takibindeyim! yani korkmuyorum senden - senden korkan senin gibi olsun he mi? :))"

------------------------------------------------------------------------------------------------



"uyumsuz'un blogunun doğum günü ama ben onu 'uyumsuz' kod adlı
kılıçbalığı olmadığı zamanlarda, pelin haliyle tanıdım. iş icabıtanıştık. daha doğrusu benim çalıştığım şirket, onun çalıştığı şirketehizmet veriyordu. bilin bakalım o hizmet ekibinde kim vardı? bravo,bildiniz. iş ortamında insanı tanımak zor oluyor biraz. hepimiz az yada çok maskelenip çıkıyoruz arenaya. o yüzden şimdi, yani ben iştenayrıldıktan sonra hâlâ pelin'le görüşüyor olmamız bana daha güzelgeliyor ne yalan söyleyeyim. bu hatunla bir iş seyahati maceramız bilevar. efenim, sanırım yıl 2007 (öyle miydi yav?). bu hanfendüyle,turistik gezi için aklınıza gelmemesi muhtemel bir ülkeye gideceğiztoplantıya. ben ilk defa yurtdışına çıkıyorum. üstelik o ülkeyi görmekiçin de pek hevesliyim. havaalanına geldik. uçağa binmeye 2 saat filanvar sanırım. pasaport kontrolünden geçtik. bekleyeceğiz mecburen. bentam oturacak bir yer bakınırken, bu hatun 'benim işim var, takıl sen,görüşürüz,' dedi, gitti. bakakaldım önce. hemen arkasından içimden,'aha, papazı bulduk, bu yol bitmez artık,' diye geçirdim. bunu pelinde şimdi öğreniyor:) ama öyle olmadı. papazı filan ne gördük nebulduk. aslına bakarsanız, tam da istediğim gibi, çok vıdı vıdıyapmadan, hafif hoşbeşlerle, kimse kimseyi sıkmadan güzelce gittikgeldik. sonra ben işten ayrıldım. ayrılırken haberleşmek üzereanlaştık. ve sözümüzü tuttuk. bir blog açtım. hemen geldi ziyarete.onu kapattım, yenisini açtım, yine buluştuk. benim bu gelgitlerimarasında 'acımam harcarım' doğdu. ve bende olmayan istikrarı gösterdi.hâlâ aynı blogla devam ediyor uyumsuz kişisi. statükocu, nolcek :-Pbence en önemlisi şu: uyumsuz, bu blog yazarlığı işini ne birsaplantıya dönüştürdü ne de ihmal etti. hepimizin yapabildiği bir şeydeğil bu. her gün yazmadı. ama çooooook uzuuuuun aralar da vermedi.beğenilme kaygısı gütmedi (ya da bize öyle yutturdu, bilmiyorum:))canının istediği gibi yazdı. ve neler neler yazdı. yani gerçekten dekenya'nın başkenti, tembelin fırçası, vıdı vıdı vıdı.şimdi bakıyorum, ruhumun kızkardeşi, çatalkaram windy'yle ve beni birkez olsun göremediği için varlığımdan şüphe duymaya başlayıpkutsallaştırarak adıma mum yakmayı planlayan bir başka süper şahsiyetpisikopati'yle her ay buluşuyorlar. arada kaçamaklar da yapıyorlargizli gizli. çok mutlu oluyorum yahu.özetle, ben bu blogu okuyorum kardeşim. her yazıyı aynı keyifleokumuyorum. çünkü bazıları bana hitap etmiyor. çünkü ben benim, o dao. hah işte, olay bu. o da o! çok fazla yorum da yazmıyorum. zaten heryoruma da cevap yazmıyor (gıcık). uyuzlanacak bir tek bunu bulabildimpelincim. hadi bakalım, klavyene kuvvet:) öperim."

-------------------------------------------------------------------------------------------------



"Bu aralar deliler gibi sardığım Tomris Uyar kitaplarının ilki, Bir Uyumsuzun Notlarıydı.Hayatı sorgulayan, karşı çıkan, ama özünde hep sevgi duran tarzı ile beni kendine hayran bırakan bu yazarın kitabının adı aynı zamanda friendfeed sayesinde tanıdığım bir başka Uyumsuz'u çağrıştırdı bana.Hatta kitapla ilgili bir şeyler yazarken aklıma yine benim Uyumsuz gelmişti.Pelin'i, yazılarından, bir kaç friendfeed şakalaşmasından tanımakla beraber, biliyorum ki en yakınımdakilerle ortak değerlere sahip birisi.Saygı, durmaksızın sorgulama ve düşünme, eğlence, hayatı olduğu gibi kabul etmeyip, iyileştirme arzusu...Belki yanılıyorumdur ama nedense yanılmadığımı seziyorum.Yazılarını okurken, "ya evet ya, aha yalansa yalan de, evet ya, ama neden?" gibi sesler çıkıyor kafamın içinden. Bunun ötesinde bir şey demeye bence hiç gerek yok. Kafasının içini görüyorum ve gördüğüm şeyi de çok seviyorum.Sadece bir yazısında bunu yaşayamadım: Sigara ile ilgili olan. Neyse bırakmaya çalışıyorum zaten, üzerime gelmeyin!Bak kala kala, en çok bu yazı kaldı aklımda iyi mi?Kafanın içi ne kadar güzel olursa olsun, kendini ifade edebilmek de bir yetenektir.Kafasını kağıda, ekrana, samimi, içten ve çok doğal aktarması da yazıyı okumanın tuzu, biberi, hatta çok sevdiğim pul biberi oluyor.Uyumsuzum, sen yazdıkça ben okumaya devam ediyorum!Daha uzuun senelere...

------------------------------------------------------------------------------------------------



"blogspota taşınmam pekçok yönden hayırlara vesile olmuş bi olaydır. öncelikle blogcu denen ömür törpüsünden kurtuldum ki sadece bu bile her sene havai fişek çatlatarak kutlanması gereken bi nevi bayram benim için. bu satırları çiziktirme sebebim olan uyumsuz hanım ise blogspotun sayısız nimetlerinden biridir. kendisini yaklaşık 1 sene önce, muhtemelen evi terk ettiğim ve koca zararlısını hayatımdan çıkardığım dönemlerde keşfettim. sanırım 2 gün falan sürdü tüm arşivini okuyup onu takibe almam. hani bunca zamandır okuyorum, alıştım mı, hayır! her yeni yazısıyla beni hayretlere gark eden bu deli kadını seviyor muyum, çooook :)
uyumsuz pamuk şeker gibidir, ama daha ziyade çomak kısmı. hani bi keyifle yemeye başlarsın, pembeyse her yerin bulaşık bulaşık olur ama mutlusundur. tam bi lezzet taarruzu daha için hareketlenirsin ki, elinde boş kalan çubuğa takılır gözün. işte uyumsuz önce bi güzel anlatır anlatır, heyecanlandırır... sonra kalan çomağı okuyanın gözüne hiç acımadan haaaart diye sokuverir. sen burada yazdıklarımdan daha iyi değilsin, aynı bokun belki lacivertisin demekten çekinmez. boyu küçüle küçüle 1.50'ye düşmüş, yakın gözlüklerinin üstünden bakıp çemkiren nineler gibi köşesinden verir veriştirir. onu takip ediyorsan canının yanmasına katlanacaksın arkadaş, beleşe zevk sefa lale devrinde kaldı.
biliyorum ki bigün başımı belaya sokacak. çoğu yazısıyla gazlanan bu baykuş, allah allah nidalarıyla meclise ya da bi futbol stadındaki holiganlar topluluğuna saldırıp kafayı gözü yardıracak, belki 62. dalga çerçevesinde paşalara koğuş arkadaşı olacak. gel gör ki bırakamıyorum, hatta biraz sessiz kalsa merak ediyorum neden yazmadığını. çok şükür verilmiş sözü var, tutuklanırsam avukat masrafımı karşılayacakmış. gerçi domuz gribi memleketimizi kasıp kavururken geliştirdiğimiz rüstem'in eşek kızları projesi ve donkeygirl malikanesi hayallerimiz bizi metris'e attırmadıysa daha da bi şey olmaz ama yine de kendimi çok güvende hissetmiyorum. yok yok, ben yandım siz kaçın. hiç bulaşmayın bu uyumsuz illetine, alışmayın. eviniz barkınız var, çoluk çocuk aç bilaç ekmek bekler. de hadi gidin yolunuza, daha ne okuyorsunuz be!"

-----------------------------------------------------------------------------------------------

Attila"

(Ben bu zombiler yiyesiceden bıktım o benden bıkmadı. Mimlemeleri yetmemiş gibi bir de bloğu için methiye düzmemi istedi. İşi gücü bıraktım hatunun sipariş yazılarını yazıyorum. Sonra neden kendi bloğumu ihmal ediyormuşum. Zaman mı bırakıyorsun? Neyse başlayalım bakalım.)Hey gidi hey. Zombiler yiyesicenin bloğu kedikuyrugu.blogspot.com iki yaşında oluyormuş. Üstelik bu yeni yaşına da sitesinin yeni tasarımı ile giriyor. (Ne tasarım ya bloğun adı acımam harcarım ama renkler pembeler, maviler... aşk çocuğu veya dünyayı seven kadın olsa ne renkler yapacaktı merak ettim. Komşusunun bulaşık suyunu pembeli zemin üzerinde anlatınca komşu daha mı acımadan harcanıyor sanki? Hoş bloğun adını daha önce de eleştirmiştim. Acımam harcarım diye yazılan bir bloğun bu kadar acımalı ve kibar olmasından dolayı! Neyse kapatayım bu parantezi.)Acımam! Harcarım!'ın en sevdiğim tarafı pek çok konuda dikkat çekici olduğu kadar bilgilendirici de olması. Müzik başta olmak üzere pek çok konuda genel kültürümüze katkıda bulunması bence bu bloğu diğerlerinden ayıran bir özellik. (Tamam öyle de bu arada bu kadın da herşeyi bilen kadın mı ne? Bruce Springsteen'in şarkılarının gizli anlamlarından tut da, Galapagos kaplumbağalarının cinsel hayatlarına kadar her konuyu yazabilir mi yahu bir insan? Yazar... Yazdı... Yazıyor... Yazacak... Yazsın...)Ben espri yaparım. Pek çok insan yapar. Espri yetenek midir? Eh. Ama asıl yetenek bence nedir biliyor musunuz? Iyi bir karikatüristi, iyi bir karikatürist yapan nedir? Senelerce hergün, her istediğinde iyi bir karikatür üretebilmek. İşte o yetenektir. Herkes blog yazabilir. Ama iki sene boyunca üretebilmek, yazabilmek ve bunu pek çok kişiye beğendirmek işte bu yetenektir. (Hatta bir yazısı bir gazeteye mi, internet sitesine mi ne bile çıktı. Hatırlıyorum, duyurmak, böbürlenmek için herkese mail atmıştı. Benim Yünanistan'daki arkadaşım bile "Türkiye'den boyle bir spam geldi ne diyor bu?" diye sormuştu.)Acımam! Harcarım!'ın bir başka özelliği ise blogları ve blogcuları kaynaştıran bir ortak nokta olması. Normal şartlar altında benim yazdıklarımı farketmeyecek bir yığın insan beni onun takip etmesi sayesinde buldu ve okudu. Aynı şekilde ben de pek çok insanın yazılarını onun sayesinde takip etmeye başladım. Çok da iyi oldu. (Bunlardan bir kısmı hatta hızlarını alamadılar bir araya da gelmeye başladılar. Herşeyibilenkadın feat. Kedisevenhatunlar live @ Cafe Crown! :))) Bir de onun bu sosyalliği yüzünden başıma gelmeyen kalmadı. Ne yapsam bir dedikodu, bir aşk hikayesi, bir sansasyon... Yazdığı bir yazıyı eleştireyim dememe kalmadı bir yığın takipçisinin gözünde Tuna Kiremitçi oldum. Blog dünyası celebritileriyle muhabbetin kendince zorluğu. Yine olmadı! Bu parantezi de kapat!)Kısacası eline sağlık Uyumsuz. Daha nice senelere Acımam! Harcarım!

27 Mart 2010 Cumartesi

Kıro Türk Havayolları !

Kadrolaşmanın THY`yi ne kadar aşağı seviyelere düşürdüğüne emin olmak için tek bir uçuş yeterliymiş meğer.

En çok kar getiren KİTleri bile tek tek satan devlet, neden THY`yi inatla elinde tutar mesela ? İmam Hatiplilerin en kolay yoldan parayı vuracakları yer burası olduğu için midir acaba ?

Yolculara içki servisi yapmayı dini nedenlerle reddeden kabin memurları belki sadece uydurma bir hikayedir. Ancak THY`de çalışmaya bundan on yıl önce kabin memur olarak başlayan; ardından terfi edip genel müdürlükte işini sürdüren bir arkadaşımdan çok iyi biliyorum ki yeniler eskileri göndermek için ciddi bir bezdirme politikası uyguluyorlar. Sanki kaçırdıklarının yerine getirecekleri tipler Türk Havayolları`nı süper bir hale sokabilecekmiş gibi !

Star Alliance`ım ben ! diye her uçuş öncesi sektirmeden hava atıp bir tane bile Star Alliance bağlantılı uçuşuna zamanında aktarma verememesi tam bir çelişki yumağı. Üstelik yolcusundan özür dilemeyi de kendine yediremeyecek kadar da gururlu ! Şikayet eden yolcusuna karşı kriz yönetimini onlarla mücadeleye girmek de firmanın imzası olsa gerek.

THY ile uçma şanssızlığına düştüğünüzde, her hangi bir yer ya da kabin görevlisinden fırça yemeye hazırlayın bir kere kendinizi. Uçağınız sürekli rötar yaptığı halde tatmin edici yanıt gelmiyor diye bir görevliye neden diye mi sordunuz ? Kesin çaçaronun teki bir yanıtı yapıştıracaktır suratınıza. Uçaktaki servisten memnun mı kalmadınız ? Kabin memuru sizin şikayetinize karşılık altta kalmamak için sizi diğer yolcuların ortasında küçük düşürecek lafları yetiştirmekte asla tereddüt etmeyecektir. Bir de kazara bavulunuz mu kayboldu ? İşte o zaman görevli, asıl suçlunun siz olduğunu açıkça ve seviyesizce size hissettirebilme başarısını da gösterecektir.

Özel uçak firmalarıyla rekabette öne geçmeyi kalitesini ortaya koymak yerine gidip elalemin futbol takımlarına sponsor olarak ya da Kevin Costner`la reklam filmleri çekerek becerebileceğine inanan bir anlayışın zavallı kurbanı olmuş THY artık.

Cilt kanserine yakalanmış bir hastayı, hala sağlıklı gösterebilmek için makyaj yapıyor aklınca. Ama içten içe kanser yayılmış, kemirip bitiriyor o sırada koca firmayı: o da işin gerçek görünen acı kısmı !

23 Mart 2010 Salı

Apartman dairesinde hayvan beslemenin sakıncaları

Pazartesi sabahı evden daha dışarı adımımı attım ve asansöre iliştirilmiş bir not ile haftaya açılışımı yaptım.

Alt komşulardan biri, biz üst katlara nezaketen aşağı sigara izmariti ve yemek suyu boca etmememizi rica ediyordu. Belli ki bu terbiyesizlikten o kadar bezmiş ki sigaranın Parlament marka olduğunu ve yağlı yemek sularının döküldüğü gece oniki buçuğu da açıkça belirtmekten kaçınmamış. Ben olsam oturup bu mektubu yazmakla vakit kaybedeceğime çıkar, altı katın birden kapısına dayanır ve o sigara izmaritlerinin sahibini tek tek arar sorardım ! Gene bu komşu sabırlı biri ki böyle bir yol tercih etmiş.

Şu an yaşadığım ev, ben doğduğumdan beri değiştirdiğim herhalde 25. ev falan olmalı. Ve ben hayatımda ilk kez alt komşuların üst katlardan atılan tuhaf maddelerden dolayı sıkıntı yaşamasını bu sitede yaşadım. Üstelik de ben İzmir gibi yılın yarısı, insanların vaktini salon yerine balkonda geçirdiği bir şehirde doğdum, büyüdüm. Ne aşağı sigara izmaritlerinin atıldığını gördük ne de yemek sularının boşaltıldığını. Olan tek tük halı silkeleme krizleri de çabucak halledilirdi ama aşağı böyle şeyler atmak ciddi söylüyorum, insanın bünyesinde öküz geni içermesiyle orantılı bir davranış bence !

Oyuncak, kalem ya da sadece su deseler, hani diyeceğim çoluk çocuk başı boş kalınca atıyor. Ama belli ki balkonda keyif sigarası yakan küllük niyetine alt kattakilerin brandalarını hedef alıyor. Yemek suları konusunda kafam karışık aslında. Bunun için uyduracak bir hikayem bile yok, yuh demekten başka ! İlk günden beri diyorum, bu hali vakti yerinde insanların oturduğu site ne yazık ki aile terbiyesi nedir hiç bilmeyen insanlarla dolu.

Benim ilkokuldayken oturduğumuz ve tamamı rafineri işçi ailelerinin oluşturduğu, önünde ineklerin otladığı bir tarlanın olduğu Bostanlı'daki apartman hayatımız bu siteyle kıyaslandığında inanın İngiliz aristokrasisini sollar.

Yani, hali vakti yerinde olmak, insan olabilmek için yeterli bir durum değilmiş demek ki. Çünkü insan olan, o notu sabah asansörde gördüğünde iner, iki alt komşusundan da özür diler ve bir daha böyle bir sıkıntıya sebep vermeyeceğine dair söz verirdi. Ama diyorum ya insan sayısı az işte bizim sitede...

22 Mart 2010 Pazartesi

Dedikodu mu ?

Evet, aynen o. Kimsenin kendisine yakıştıramadığı, ama illa ki yapmaktan sakınmadığı sosyal günah.

Bir de, daha çok kadınların üstüne yıkılmış bir leke.

Halbuki genel yanılgı dedikodu ile çekiştirmenin birbirine karıştırılması. Dedikodu denen şey, ucu sana bana dokunmayan olayları birbirine aktarmaktan ibaret. Ayşe Hanım'ın kızı okuldan atılmış, Mahmut Bey muhasebecilik yaptığı firmadan zimmetine para geçiriyormuş gibi yarı doğru, yarı uydurma ama günün sonunda bunu mevzu yapıp gündeme getirenlerle hiç alakası olmayan konuları içerir dedikodu yapmak.

Çekiştirmek ise bahsi geçen kişiyle bir şekilde bir değme noktasının olmasıdır. Ayşe Hanım'ın kızı bize iş başvurusunda bulunurken mezun oldum demişti, oysa okuldan atılmış, saklıyor ! Mahmut Bey borç istediğimizde sıkışığım diyordu, meğerse şirketini hortumlamış, senden benden zengin geziyor. Yani tıpkı bu önermelerde olduğu gibi çekiştirilen insandan geldiğine inanılan bir zarar olduğu için çekiştirme hakkı da doğuyor gibi.

Şimdi vicdanımızı biraz daha rahatlatabiliriz, çünkü çoğumuzun yaptığı şey onu bunu çekiştirmekle sınırlı. Bir sürü tanıdık insan yüzünden o kadar çok yanılgıya düşüyor o kadar çok kazık yeniliyor ki biz de en yakınlarımıza koşup hani bilmem ne vardı ya biliyorsun, bana şöyle yapmıştı bunu demişti, işte o aslında buymuş, şuymuş diye içimizi döküyoruz.

O yüzden birileri hakkında konuşmanın cinsiyeti varsa rahatça söyleyebilirim ki dedikodunkadının işi değildir aslında. Genelde kadınlar canlarını yakanları harcarlar. Onlara dokunmayan kişi ve konularla ilgili çok fazla çenelerini yormazlar. Ama çekiştirmek söz konusu olursa, işte burada onların gazabından koruyun kendinizi derim.

Dedikodunun cinsiyeti erkektir. Sanılanın aksine bir grup erkek toplandığında, çoğu zaman politika ve futbol konuşmazlar. Erkekler bir araya gelince, üstelik de kadınlar gibi incelikten yoksun olmalarından ötürü, alakalı alakasız herkesle ilgili dandun konuşurlar. Ayrıca süper de meraklı olurlar. Zaten genel yaklaşımları yüzeysel olduğu için bahsettikleri kişilerin, kim olduğunu bile umursamadan sadece eylemlere yoğunlaşıp olay-kişi-mantık döngüsünden uzaklaşırlar.

Öyle ki dönüp dolaşıp konu size aktarıldığında bunu o kadar alakasız bulursunuz ki " E iyi de, sana ne bundan " dersiniz saf saf.

O yüzden diyorum ki etrafınızdaki kadınlara yamuk yapmayın. Erkeklere karşı ise de sadece malzeme vermeyin sakın ! Böylece özgürce istediğinizi çekiştirirken bir adım önde olacaksınız.

16 Mart 2010 Salı

Adım Patates soyadım Kafa

Geçen haftaki hafta Elazığ depremi sonrası herhalde dünyada bir ilk yaşandı. Depremde ölen kişi sayısı gün geçtikçe artmak yerine azaldı !.

Ölen 10 kişinin nüfusundaki adıyla çevresindekilerin kullandığı adın farklı olmasından dolayı o kişiler iki kere ölmüş sayıldı. Sanki yaşarken iki farklı adının olması ona iki kat hayat vermiş gibi ailelerin çocuklarına nufüs cüzdanında farklı gerçek hayatta farklı isimler kullanmalarının mantığı nedir acaba ?

Ben çocukken buna benzer göbek adı uygulaması vardı mesela. Nufüs cüzdanında yazılmayan ikinci bir isim. Dede ya da nine adını araya sıkıştırmaya bu kadar meraklı ailelerimiz var madem soruyorum kendilerine, neden iki adı birden yazdırmayıp diğer üvey ismi göbek adı diye peşime salarsın ? Sonra akrabalar seni nine adınla okul arkadaşların nufüstaki adınla çağırıyor, böylece oluyorsun iki kişi !

Biz Türklerin bu adlarla olan sıkıntısını aslında çözebilmiş değilim ben zaten. Bir kişinin kayıtlı adı bir de aile arasında kullanılan adı mı olur yahu ?

Adlar konusunda böylesine garip bir anlayışa sahip halkımın daha ancak üç nesildir tanışık oldukları soyadlarına olan tutumları ise ayrı bir komedi.

Bundan yüz yıl önce bir soyadına sahip değilken bir sabah uyandıklarında devletin buyurması üzerine soyadı seçtikleri günden beridir pek değerli oldu o soyadları. Erkek evlat zaten çok mühimdi bir de üstüne soyadını devam etme yükümlülüğü eklenince daha bir parladı. Sanki soyun devamı, içinde “soy” geçiyor diye soyadına bağlıymış gibi..

90lı yıllarla beraber bu erkek ayrımcılığına olan tepkiden midir artık nedendir bilemeyeceğim, bu sefer kadınları evlendikten sonra soyadlarını kaybetmeme paniği aldı. Ama devlet baba ,kadınlara kocalarının soyadlarını taşıma zorunluluğunu hatırlatınca onlar da iyi o zaman hem babamın hem kocamın soyadını alırım diye direttiler.

Sonuç ?

Gerçek adı ve göbek adı yetmezmiş gibi hayatına girmiş tüm erkeklerin soyadlarını taşıyan upuzun isim tamlamalı modern evil kadınlar patlaması !

Hani bizde latince kökenli dillerdeki gibi ünvandan kadının evilimi bekar mı olduğu anlaşılmaz ya, eh bu iki soyadlılar sayesinde artık biz de anlar olduk. Tek soyadlıysan bekar, çift soyadlıysan evlisin !

Ad ve soyad, işte. Nesi zor ki buna adapte olmanın ?!?!!

8 Mart 2010 Pazartesi

Oscarları anlama rehberi

Oscar ödüllerinin kime neden ne amaçlı ve hatta ne zaman gittiğinin önemi büyük. Ödülleri alan oyuncuların, yapımcı ya da yönetmenlerin heykeli nasıl hak ettiklerini anlayabilmeniz için işte size işin sırları listesi:

Eğer heteroseksüel olduğunuz halde eşcinsel bir roldeyseniz heykeli kaptınız bilin. Tıpkı Philadelphia'daki Tom Hanks, Boys Don't Cry'daki Hilary Swank, Monster'daki Charlize Theron ve Milk'teki Sean Penn gibi..

Ya da fiziksel ya da zihinsel hiçbir kusurunuz yok ancak engelli bir insanı canlandırıyorsanız Oscar gene sizin. Bakınız Tom Hanks ( evet gene o ) " Forrest Gump", Al Pacino " Scent of A Woman ", Holly Hunter " The Piano", Daniel Day Lewis " My Left Foot " , Marlee Matlin ( gerçi o hakikaten sağırdı ama neyse, belki jüri bilmiyordur )" Children of Lesser God" ve Jamie Foxx " Ray " ile Dustin Hoffman " Rain Man"

Psikopat ya da sosyopatlığa soyunmak da kazancı getirir: Kathy Bates " Misery " ve " The Silence of The Lambs"Teki Anthony Hopkins örneğine ilaveten " Monster"'daki haliyle gene bu kategoriden de Charlize Theron'u sayabiliriz.

Ha, bir de zamansal bir şans vardır. Mesela teroristler ülkenize saldırır, ülkede birlik beraberlik söz konusu olursa hemen adayları gözden geçirir bu jüri. Daha önce ancak en iyi yardımcı rollerde ödül kazanan siyahlara bir anda en iyi oyuncu ödülünü dağıtıverirler. Karşınızda 2001 yılının en iyi ikiz kuleleri Denzel Washington " Training Day " ve Halle Berry " Monster's Ball "

Filmlerde ise farklı bir yönelme söz konusu. Yıllara göre bakarsak.

Crash ( 2005 ) Burada jüri aslında önceki yıllarda Magnolia filmini izlemiş ama pek anlamamıştı. 6 yıl sonra daha basitleştirilmiş senaryoya biraz da ırkçılık karşıtı mesajlar ekleyince jüri tamam dedi ve bugün kimsenin hatırlamadığı filme Oscar'ı çaktı.

The Departed ( 2006 ) Bu sene jüri oturdu hangi yönetmenler ödül aldı hala kimler almadı onlara bakarkennn o da ne ! Koskoca Martin Scorsese, Taxi Driver, Goodfellas, Raging Bull ve Gangs of New York gibi kült filmleri yönetmiş, oyuncular Oscar'ı kapmış ama adama ödül vermeyi atlamışlardı ! Tabi jüri hemen apar topar muhtemelen filmi bile izlemeden Oscar'ı eline tutuşturdu Scorsese'nin.

Slumdog Millionaire ( 2008 ) Ekonomik kriz dünya devi Amerika'yı mahvetmiş, insanlar işsiz, evsiz kalmış. Jüri hemen imdada yetişiyor ve Hindistan'ın sefilliğini gözler önüne seren filmi ödüle boğuyor. Maksat Amerikalı'ya beterin beteri var, üstelik bunlar herşeye karşın aşklarını sürdürebilen insanlar, siz de inancınızı kaybetmeyin mesajı verebilmek.

The Lord of The Rings: The Return of The King ( 2003 ) Şimdi bu ödülde de benim anlamadığım birşey var. Jüri Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin ilk ikisini beğenmedi de sonra bu son filmi mi çok tuttu da ödül verdi filme, nasıl oluyor da oluyor ? Yani ilk iki filmden habersiz bir dünya vatandaşı 2003 yılı Oscar'ını aldı diye oturup bu filmi izlese ne anlayacak mesela ben onu merak ediyorum.

Titanic ( 1997 ): Bence jüriyi burada tavlayan ne ikiye bölünen gemi, ne Leonardo'nun seksi bakışları ne de buğulu camda el izi bırakan o romantik sahne. Tabi ki Celine Dion !

Shakespare In Love ( 1998 ): Bu filmin neden kazandığı diğer aday filmlere bakılınca daha iyi anlaşılıyor. O yıl ya romantik Elisabeth çağı İngiltere'sinin romantizmi ( Elisabeth ya da bu ) veya savaş kazanacaktı ( Life is Beautiful, Saving Private Ryan, The Thin Red Line ). Tabi ki aşk kazandı. Bir önceki sene Celine Dion diyorum size, anlamadınız mı hala ?

E peki nasıl oldu da aşk ve romantizm kazansın diyen jüri döndü bu sene savaşı, kanlı canlı en çıplak haliyle anlatan The Hurt Locker'a verdi ? O işin de sırrı filmin yönetmeninde aslında. Ödül töreninin 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününe denk gelmesi jürinin seçimini kolaylaştırdı. Tıpkı Scorsese'yi unutmaları gibi jüri daha önce hiç bir kadın yönetmene bu ödülü layık görmemişti. 8 Mart'tan daha uygun bir bahane olamazdı. Üstelik de yönetmen Kathryn Bigelow'un eski kocası da aynı kategoride onunla yarışırken ! Kadına bir değil iki ödül verdiler, yok en iyi yönetmen ve en iyi film değil, Dünya Emekçi Kadınlar Günü ve eski kocayı solladın ödülü :)

1 Mart 2010 Pazartesi

Sevmekten vazgeçmek

İnsan herhalde hayatındaki herşeyden vazgeçebilir. Maddi tüm olanaklardan, manevi inançlarından, değerlerden hatta kendine olan inancından bile. Başladığı işten de vazgeçer, daha kafasındaki plan aşamasındaki olan eylemden de.

Ancak sevmekten vazgeçebilir mi acaba ?


Soru soran evliyaya döndüm ben de farkındayım ama hakikaten merak ediyorum. Çünkü, madem kime aşık olup kime sempati duyacağın çok da elinde değil insanın, peki sevdiğiniz birine karşı olan hislerinizden de vazgeçebiliyor musunuz acaba ?

Hani sevgilisi kötü davrandığı, onu üzdüğü için ayrılanlar vardır. Hislerini yüreklerine gömer, mantığı kalbini yener modda terk ederler sevdiklerini. İşte o insanlar, o kişiden vazgeçerken aynı zamanda onu sevmekten de vazgeçiyorlar mıdır ?

Çok kötü bir ikilem; gerçek bir irade sakatlığı eğer vazgeçememe diye birşey söz konusuysa.


Düşünsenize kimi neden sevdiğinize zaten emin olamıyorsunuz, bir de üstüne o aşkı, o sevgiyi durduramama olayı söz konusu.
Bir sabah uyanıp ben işe gitmekten vazgeçtim der gibi ben artık o kişiyi sevmekten vazgeçtim diyemiyorsunuz.

Fena..