30 Aralık 2008 Salı

26 Aralık 2008 Cuma

Varsa bilen buraya gelsin

- Paul Auster neden yazar olarak anılıyor anlamış değilim. Kitap yazmış olmak roman yazmış olmak bir insanı yazar yapmaya yeter mi ?

Ben bu adamın kitaplarını okuduktan sonra gözümün önüne şöyle bir sahne geliyor. Bir konu buluyor hafif fantastik ama sonunu bir türlü bağlayamıyor. Bir yere varacak diye beklerken bakıyorsunuz lafları sürekli eylemlerle uzatıp birbirini tekrarlıyor. Sonra da hikaye bir anda sanki orada film şeridi kopmuş gibi bitiveriyor. Yayınevine de " Bakın basılabilecek kadar kalınlığa erişti artık basabiliriz." diye teslim ediyor.

Sizce Paul Auster New York'ta değil de Macaristan ya da Sri Lanka'da doğup büyümüş sonra da aynı yolu izlemiş olsa yazarlık mertebesine erişebilir ve tüm kitapları bilmem kaç dile çevrilebilir miydi ? Anlamış değilim.

21 Aralık 2008 Pazar

Ben bunu her yil yapiyorum

Ilkokul birinci siniftayken kirtasiyeden ustu simli yilbasi kartlari almistim. Okul cikisinda anneannemle birlikte akrabalarima yilbasi tebrik mesajlari yazmis ve pullarimizi yapistirip postalamistik. Gerci posta pulu degil de agbimin damga pullarini yapistirdigimiz icin kartlarin hepsi de geri donmustu ( hehe ! ) ama tum bu surec o beni kadar heyecanlandirmisti ki bunu yapmayi hala surduruyorum.
Halalar; babaanne, kuzenler derken, ortaokulda yurt disindan mektup arkadaslar, baska sehirlerdeki yakin arkadaslarim, bugun ise artik yurt disinda yasayan yakin arkadaslarima gonderiyorum kartlarimi. Ne e-posta yoluyla gelen orasi burasi oynayan boyali animasyon yilbasi mesajlari, ne facebooklardan ya da baska sosyal aglardan gonderilen klonlanmis yeni yil mesajlari, hic biri gercek bir kart ve el yazisinin yerini tutamiyor.

Dusunun, yilbasinda size e-posta yoluyla gelen kac tebrik icinizi isitiyor ya da kisisel folderlarinizda yer tutuyor ? Ya da sizin ozenerek yazdiginiz o e-postalardan kaci daha subject kismi okunur okunmaz cop tenekesini boyluyor acaba?
Diyorum ki bu yilbasi siz de insanlik icin o eski guzel adimlardan birini atin. Uzaktaki dostlarinizin, eski sinif arkadaslarinizin, buyuklerinizin adreslerini edinip onlara renkli guzel kartlar postalayin. Hepsine ayri guzel bir mesaj yazip kendi el yazinizla imzanizi atmayi da unutmayin. Yani gercekten mutlu bir yil dileyerek mutlu edin onlari.
En gec bir haftaya artik sadece faturalarin doldurdugu posta kutularinda o kartlari bulduklarinda nasil sasiracaklarini gozunuzun onune getirin. O kartlari evlerinde ya da is yerlerinde gozlerinin onunde bir yere koyup onlari her gorduklerinde sizi animsayacaklarini da..
Silinip gidecek, genele gonderilen o ` Mutlu yilaaaaaaaaaaaaaaar` subjectli e-postadan daha faydali olacak; goreceksiniz, bu yil siz de deneyin :)

18 Aralık 2008 Perşembe

Yılın "Uçan Tekme" adayım


Hüseyin Üzmez yılın ikinci çeyreğinden itibaren ulusal kanallarda gazetelerde en çok yer kaplayan sinir sistemi bozucu bir virüstü, bunu biliyoruz. Ancak onun ne olduğu zaten başından sonuna belli. Bu mahluk daha ne yumurtlasa bizi şaşırtmayacak. O yüzden daha güçlü bir adayı seçmeyi uygun gördüm.

Yaşar Alptekin...

Dejenerasyonun verdiği gazla yıllarca o orji benim bu uyuşturucu alemi yine benim, kızlar gelsin, oğlanlar gitsin şeklinde gününü gün et. Sonra da popülerlik söndü, paranın kaynağı kurudu, pişmanım ayaklarında dini kendine kalkan seç. Artık hangi tarikatın vitrinidir kendisi bilinmez, dinine falan karıştığım da yok. Ama bu şahsın o saçma sapan yaşadığı yıllarda dinine inanan kesim ibadetini biliyor ve sürdürüyordu zaten. Şimdi kalkıp hacı ayaklarında üç beş yıllık din deneyimiyle hocalık taslamaya başlarsa riyakarlıkta yılın ödülünü de alır.

Ve ödülünü alan Alptekin'in mutluluk anı için http://www.youtube.com/watch?v=wB3ahOezV6M&feature=related


16 Aralık 2008 Salı

Başka gezegene ait diyaloglar

Düzenli olarak gittiğim spor salonu İstanbul'un en pahalı ve sosyetik klüplerinden biri. Zengin olduğum için değil çalıştığım şirket aynı binada ve üyelik ücretinin önemli bir kısmını karşıladığı için üyeyim buraya. Tıpkı diğer çoğu iş arkadaşlarım gibi.

Ülkenin kriz kriz diye inlediği, her geçen gün işsiz kalanların, paralarını tahsil edemeyen alacaklıların arttığı günümüzde burası kurtarılmış bölge gibi.
Alt tarafı bir spor salonu tabi ama soyunma odasında tanık olduğum anlar işte bu günlerde oradaki tek dünyalı ben miyim diye tereddüte düşmeme engel olamıyor.

Örnek 1
50 yaşlarında oldukça bakımlı iki teyze soyunma odasında karşılaşırlar.

Teyze A: Ah canım naber nasılsın ?
Teyze B: İyiyim canım nolsun, haftaya çok yakın bir arkadaşım evleniyor Fransa'ya gideceğim düğün için.
Teyze B: Ay ne güzel, nerde peki düğün ?
Teyze A: Paris'te.
Teyze B: Bu mevsimde çok güzel olur, Paris'te nerde peki düğün ?
Teyze A: Bilmiyorum, işte çok yakın arkadaşım, gideceğim ben de.

Paris'te nerde düğün nasıl bir sorudur ? St. Germain belediye binası mı demesi gerekiyor teyzemin ya da hödö bödö kilisesi dese anlayacak mi acaba Teyze B. Anlaşılan belli bir kesimin Paris'te düğün fantazisi gerçekten varmış.

Bir başka diyalog geliyor şimdi. Bunları görmüyorum, sadece konuşmalarını duyuyorum.
Teyze A: Sen Amerika'ya gitmeyecek miydin bu hafta ?
Teyze B: Gidiyorum. Önce buradan New York'a uçacağım, orada bir kaç gün kalıp Miami'ye geçecegiz. Miami yakınlarında hödö kenti var, çok güzel orada bir hafta kalacağız. Sonra gemiyle Kırabiyıns'a ( !?!? ) geçeceğiz. Pırtı Riko ( ?!!!! ), hödö adası bödö adası gezeceğiz.
Burada aksan beni dumura uğratırken daha önce adını bile duymadığım adalar silsilesi içindeki bu tatilin toplam kaç gün süreceğini hesaplama yeteneğim silindi gitti. En az 2 hafta süreceği düşünülürse toplam maliyet... hımm...
Teyze A: Bu mevsimde de çok güzeldir oralar, şimdi yaz tabi.
Teyze B: Even o yüzden annemleri götürüyorum iyi gelir oraların plajları kumları.
Yalova termallerinden bahsediyor sanki, hadi bakalım.
Ven son diyalog, yine iki teyze koridorda karşılaşıyor.
Teyze A: Canım naber, oğlunun yanına gidecektin hani ?
Teyze B: Evet, öbür bayram gitmiştim şimdi o geliyor zaten.
Teyze A: Ah evet Christmas tabi.
Teyze B: Evet, oğlan Christmas'a geliyor.
Türkçesi, oğlu Amerika'da öğrenci ve noelde okul tatil olduğu için Türkiye'ye geliyor. Yani henüz " Christmas" kutlamaları başlamadı Türkiye'de..!!




10 Aralık 2008 Çarşamba

Nerede o eski eylemler ?

Geçen cuma günü Yunanistan'da genç bir protestocu polis tarafından vuruldu ve o günden bu yana sokaklar sakin gün görmedi. Hatta ülkenin yurt dışındaki elçilerine kadar halkın protestosu ve eylemleri taştı. Tüm bu sivil tepkinin sebebi tabiki de sadece bir çocuğun öldürülmesi olamaz ama bardağı taşıran son damla dahi olsa söz konusu ulusal tepkinin tek bir insan canı yüzünden olması bile takdir edilesi bir durum.

Bizde saat başı değişen gündemi düşününce bu tip eylemleri hayal etmek bile yorucu geliyor olmalı, yoksa neden bizde de bu tip sivil insayatif olmasın ki, di mi ?
Anne ve babalarımızın katıldığı 60lardaki üniversite yürüyüşleri kadar eskilere gitmeye de gerek yok.

Mesela bir zamanlar daha yeni yeni tanıştığımız özel radyolar kapatıldığı için arabalarımızın antenelerine siyah kurdele bağlayarak bu durumu protesto etmiştik. O zamanlar internet olmadığı halde etrafta siyah kurdelesi dalgalanan araçlar her geçen gün artarak çoğalmıştı. Çok değil, bir kaç ay sonra başbakan seçilen Tansu Çiller bu tepkileri görmemiş olsa ilk iş olarak özel radyoları serbest bırakmazdı kuşkusuz.

Ardından hem eğlenerek hem de süresini uzatarak yaptığımız Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık Eylemleri geldi. Susurluk rezaletine tepki diye başlayan eylem önce akşamları saat 9'da sadece bir dakika boyunca ışıklarımızı söndürme eylemleri olarak başladı ama sonra o zamanki Refah-Yol hükümetinin bu sivil tepkiye talihsiz yorumları üzerine iyice şiddetlendi. Işıklar sessizce sönmekten ışık açma ve kapama eylemine, tencereli, düdüklü, ıslıklı çok sesli koroya kadar oldukça gürültülü bir hal aldı. Çok değil, 11 yıl önceydi ve o şubat ayında yaşananları hala çok net hatırlıyorum.

Akşam yemeğini sakince yiyen sonra tam mevye saatinde aynı anda coşan insanların acayip yaratıcılıklarını kattığı bir hal alıyordu o saat. Bizim arka apartmanın büyük bir bahçe ışığı vardı, adamlar onu bile kapatırlardı. Bir de bizim mahallede biri eylem saatinde " Susma sustukça sıra sana gelecek" ritmini oldukça kötü bir şekilde flütle çalıyordu ki o kadar kopan gürültüde o komik sesi ayırmak hiç zor olmuyordu. Bizim kedi çıkan gürültüde panikle nerden nereye kaçacağını şaşırırken annem elinde düdük mahalleyi inletiyordu. Mahallenin dışına çıktığımda etraftaki yüksek apartmanların diskovari bir şenlikte ışıl ışıl yanıp sönmelerini izlemek bile büyük keyifti ve bu eylemin ülkenin her yerinde yapıldığına şahit olmak gerçekten hoşuma gidiyordu.

Bazıları evet o kadar tepindik, elektrik idaresinin trofalarını patlattık da ne oldu sanki diyebilir tabi. Ancak şunu unutmamak gerekir ki Sincan'dan tankların " demokrasi ayarı" adına turladığı bir dönemde biz bu sivil tepkiyi ortaya koymasaydık aynı yıl başbabakan Erbakan istifasını cumhurbaşkanına değil muhtemelen bir gece yarısı kapısını çalacak askere sunmak zorunda kalacaktı.

Sivil toplum hareketleri her zaman elinde bayrak ya da pankart sokaklara çıkmak, bir mayıslarda olduğu gibi ortalığı birbirine katmak anlmına gelmeden de olabiliyor. Bugünlerde bir türlü de bitmeyen aptal bir " Kırmızı giy kalbini koru" reklam kampanyasını gördükçe bu mudur yani kalp hastalıklarına olan tepkimiz diye söylenerek geçiyorum. Ya da telefekrik sırasını alan bakana kızan kadının haberini sanki söz konusu olan bakan değil de yüce bir varlıkmış gibi manşetten veren gazetelere saydırıyorum. Ve komşudaki ayaklanmaları yakından takip ediyorum. Halk iradesinin tepeye çıkardıklarını isterlerse nasıl da güzel indirebileceklerini bize tekrar hatırlattıkları için.

27 Kasım 2008 Perşembe

Korku sinemasının anatomisi

Aslında korkma fiilinden ben de hoşlanmam. Ancak söz konusu korku sıfatı filmin önünde olunca herşey değişir. Korku filmlerini korkmak için değil olan biten tuhaf, ilginç, değişik, çoğu zaman ürpertici ama daha da çoğu zaman beni hayretlere düşüren hikayeler için izliyorum. Ve filmde dönen olayları inandırıcı bulmadığım için de korkmuyorum. Böyle bir döngüyle bakarsanız korku filmlerinin esiri değil benim gibi ukala bir eleştirmeni olabilirsiniz.
Beş yaşımdan beri çoğu Amerikadan çıkmış korku filmlerini izliyorum. Çocukken video, üniversite yıllarında VCD ve çalışma hayatında da DVD formatında bu takip aralıksız devam etti. Ne yazık ki zaman içinde izlenilen formatların değişmesi gibi bu türün kalitesi de bir o kadar kötüleşti.


Bir kaç örnekle..


Exorcist, içine kötü bir ruh giren yeniyetme bir kızın yaşadığı o korkunç kabusu bizzat o yatak odasında birebir bizim de hissettiğimiz muhteşem bir filmdi. Türkiye'de Şeytan olarak piyasaya çıktığı için olsa gerek biz o kızın kafasını 360 derece döndüren ve yeşil kusup sürekli küfreden yaratıktan herkesten fazla korkar olduk. Bir fenomene dönüştüğü için de hiç gecikmeden Türk versyonunu çektik. Orjinalinde rahip olan filmin yerli versyonunda Cihan Ünal'ı imam rolünde gözünüzün önüne getirirseniz filmin insan üzerindeki etkisini kafanızda canlandırmak zor olmaz. Ancak şu var ki yıllar sonra çekilen ve filmin birebir en kötü taklidi olan Kutsal Damacana'dan çok daha iyiydi bu film. Neyse, Exorcist hala gelmiş geçmiş en iyi korku filmler listesinde mutlaka başı çeker. Bu yüzden de kötü taklitleri olduğu kadar başarısız devam filmleri de onu kovaladı. Exorcist 3 fena değildi ama yine de ilkinin tadını asla yakalayamadı. Pre-sequealların popüler olduğu dönemde çekilen Exorcist The Beginning ise başlı başına hayal kırıklığı olarak yerini aldı.

Omen, İncil'deki bir kehanetten yola çıkarak yazılmış şeytanın dünya üzerindeki kötü planını anlatan etkileyici bir hikaye. Amerikalı bir büyükelçinin oğlu kılığındaki bir çocuğun daha altı yaşındayken etrafında olan bitenin anlatıldığı baştan sona lanetli bir film. Oğlan babası şeytan annesi çakal bir yaratıktır aslında ama henüz çocuk olduğu için hiçbir şeyin farkında değildir. Sadece etrafında onu koruyan güçler ya da şeytana tapanların saçtığı dehşet vardır, yoksa çocuk hakikaten de masumdur. Özellikle ölüm sahnelerindeki yaratıcılık üst boyutlarda olduğu için Omen açıkçası benim listemde Exorcist'i sollar. İşin kötüsü o da kötü devam filmlerinin kurbanı olur. 4. bölüme kadar gittikçe daha da berbatlaşan bölümler izler. Daha da kötüsü de gelir ve 2006'da yeniden çevrilir, yazık olur gider.

Halloween ve Nightmare on Elm Street: Süper fikirlerle yaratılmış iki takıntılı insan üstü seri katilin yıllara yayılan hikayesidir bu filmler. Halloween'in altmış bölüm falan devamı çekildiği için artık dalga geçmeden edemiyorum bu filmle. O yüzden hikayesi tipik bir namus cinayetiyle başlayan bir katilin öyküsü diyip geçeceğim. Erkek arkadaşıyla evde oynaşan ablasını öldüren üç yaşında bir veledin yıllar sonra akıl hastanesinden kaçıp doğduğu kasabada dehşet saçmasına tanık oluruz. Özellikle taktığı bir kız vardır ki aslında onun kim olduğu ikinci bölümde çıkar ortaya. Bu bakımdan ikinci bölümü çok da suçlamamak lazım. Zira ikinci bölüm bir çok takip filmlerinin aksine yıllar sonrasında değil birinci bölümün tam bittiği sahneden devam ettiği için iyi bir filmdir. Ama sonrası, hele ki üçüncü bölüm dünya saçması bir hal alır.

Nightmare On Elm Street yine biz Türk izleyicisinin o uzun tırnaklarıyl kalbini dağlamış, ölümcül espri anlayışından ödün vermeyen Freddy Krueger'ın mahallelinin evlatlarını uykusuz bıraktığı geceleri anlatır. Hem eğlenceli hem de tüyleri diken sahneleriyle bir şahaserdir ve bu yüzden de suyu çıkan devam filmlerinin en acı kurbanı olur.

Seksenlerin iyi fikirle çıkmış insanın hayal gücüne hayran bırakan bu iyi korku filmlerinin ard arda ticari devamlarla yazık edilmesi yetmezmiş gibi doksanlarda kötü gençlik korkuları ve saçma sapan efektlerle donatılmış zayıf senaryolar yüzünden korku sineması silindi gitti. Yıllar sonra Saw gösterime sessiz sedasız girdiğinde ya da Ring'in reklam bile gerektirmeyen etkisi düşünüldüğünde heyecanlanmıştım. Sinema salonunun o karanlık ve sessiz ortamında nefessiz kalarak klişeden uzak gergin sahneleri izliyor olmak resmen hoşuma gitmişti. Ancak her iki filmden sonra da korkarım bunların kötü devamları gelecektir diye içimden geçen düşünceler de gerçekleşti. Saw her sene devam ede ede daha şimdiden beşinci bölüme ulaştı bile. Türk işi dalga filmi Desdere'yi de unutmamak gerek tabi. Ring sadece ikide kalsa da sürekli oradan buradan çıkıp dehşetin suyunu çıkaran esmer uzun saçlı kız ve çocuk temalı filmlerin furyası son sürat aslında hala devam ediyor.

Wes Craven'in başta kendisiyle dalga geçtiği ve tüm korku filmlerini inceden alaya alan Scream serisi bile bugünlerde kaliteli bir korku filmi gibi gözükmeye başladı gözüme. Evde koca bir çekmece dolusu korku kolyeksyonum yerinde sayıyor artık. Dönüp dolaşıp aynı senaryoları şekillendiren anlayış yüzünden şöyle keyifle izlenecek korku filmi çıkmaz oldu, ne yazık..

24 Kasım 2008 Pazartesi

İçinde Johnny Depp olmayan bir korsan filmi

Euro-dolar paritesi, batan bankalar, Amerikada kamulaşan sektörler, işten çıkarmalar şeklinde bir dizi ekonomik mahşer günü haberlerinin arasına sıkışan Afrikalı Korsanlar haberleri şu aralar en favori gündemim.

Asırlarca sömürülmüş, ailelerinden koparılıp başka kıtalarda kölelik yaptırılmış, tüm doğal kaynakları tüketilmeye devam eden, üç kuruşa elmas madencisi olarak çalıştırılan ama öte yandan silah tüccarlarının kasalarını daima dolu tutacak kadar da parası tüketilebilen, bir de yetmezmiş gibi kürkü, dişi yok bilmem neyi yüzünden hayvan nesli dahi silinmeye yüz tutmuş Afrikalının fırsattan istifade uyanışı olsa gerek bu gemi kaçırma eylemleri.

Koca yük gemilerine uyduruk teknelerle yanaşıp düz duvara tırmanır gibi çabucak gemiye çıkıp sonra oradaki tüm mürettebatı etkisiz hale getiriyorlar. Kimseye zarar vermiyorlar, zaten ne yapsınlar milletin canını, onların maldan başka derdi yok. Gemideki erzak kimsenin karnını doyurmaya yetmez dendiğinde bile yaratıcılıklarını kullanıp hemen karaya çıkarak bir kaç keçi avlayıp gemide onları pişirmeyi akıl edecek kadar da dahiler. Hakikaten takdir ediyorum bu Afrikalı korsanları.

Bugün her hangi bir Afrikalı ya iç savaş ya da yoksullukla mücadele ediyor. Yani bu ya hayatta kalma ya da karın doyurma savaşı demek. O yüzden bir zamanlar Fransızı, İngilizi, Portekizlisi gelip kanlarını canlarını kastederken, Amerikalısı da onları köle yapmak için kaçırmışken bugün bu ülkelerde millet işsiz kalmış, paraları bankalarda batmış adamın umurunda değil tabi.

Karayip Korsanlarından sonraki korsan filmi bu kez kara kıtadan geliyor. Ve ben her akşam haberlerde onca iç karartıcı ekonomik çökmenin arasında yeni kuşak bu korsanların maceralarını keyifle izlemeyi sürdüreceğimi umuyorum !




13 Kasım 2008 Perşembe

Orada bir köy var uzakta

Internetteki yığınla oyun içinde oyun oynama alışkanlığı olmayanlar için bile ideal bir oyun alanı var: Travian. Bu yandaki gibi bir köyler kurup tarlalar geliştiriyorsunuz ve eğer aç gözlüyseniz çevrenizdeki komşu köylere saldırıp onların hammadelerini çalıyorsunuz. Saldırıların çoğu masumca oluyor yani hammede alıp kaçıyorsunuz. Bazı sivriler arada çıkıp binalarınıza saldırıp yıkmaya çalışabiliyor. Ama genelde buna cesaret edebilen çok az oluyor.

Tüm bu süre içinde çevre köylerin birleşip kurduğu birlikler içindeki dayanışma hayatınızı kurtarıyor. Malınız mı eksildi haber veriyorsunuz, size saldırı mı var, yardım istiyorsunuz, birlik üyeleri hemen size asker ve hammedya gönderiyorlar.

Her ne kadar işin içinde kaçınılmaz olarak savaş olsa da platformdaki iletişim inanılmaz derecede sempatik. Her aldığınız mesaj " Kardeş, sende şu var mı ?" " Kardeş, bana saldırı var ne yapmam lazım." şeklinde oluyor. Saldırdığınız kişi size yine saldırı ile tepki veriyor ya da yine birlik içinden destekle ayakta kalmaya çalışıyor. Yani kendini bilmez biri çıkıp küfür edip tehditler savurmuyor köyüne neden göz diktiniz diye.

İşin eğlencesi de, oyun yaş ortalaması genelde ufak bir kitlenin elinde olduğu için bazen kendinizi çocuk parkında bir grup veletle savaşçılık oynuyormuşsunuz hissinden alıkoyamıyorsunuz.

Kendine bir köy kurmak isteyenler ve hırs yapıp kendini kaybetmeyecekler için alan burası: www.travian.com.tr

7 Kasım 2008 Cuma

Dünyanın sonu geldi mi, geliyor mu ?


Kasım'ın ilk haftası bitti bile ve hava sıcaklıkları buralarda hala şaka gibi seyrediyor. Belki ısı bir anda düşecek bilemem ama hiç içime sinmiyor bu mevsim dışı hareketler. İnanmadığım küresel ısınma lafları da boş; milyar yaşındaki gezegen iki üç yılda mı ısı farklılıkları yaşar oldu yani ? Neyse, Kasım ayı soğuk ve yağmurlu geçsin, bu mevsimin en sevimsiz ayı kendine gelsin diyorum !

Kasım ayını günlük gülistanlık hale getiren bir başka gelişme de yoksa gerçekten olur mu acaba denen şeyin gerçeklemiş olması. Yani ABD seçimlerini Obama'nın alması. Bırakın başka renkten başkan ihtimalini, bugüne kadar soyu İrlanda'ya dayanmamış adayların yarıştığı bile görülmemişti son finalde. Ama silkinip kendimize gelince, aslında görüyoruz ki seçimlere Afrika kökenli bir başkan adayının girmesi bugüne kadar onların hiç ilgisini çekmeyen bir kısım seçmen kitlesini de oy vermeye itti. Meksikalısı, Afrikalısı, eşcinseli; kısaca tipik beyinsiz orta-batı Amerikalı profilinden tamamen uzak ne kadar kesim varsa muhtemelen hayatlarında ilk kez oy verdi bu seçimlerde. Yine de az bir farkla bu başarıyı yakaladılar ya olsun, o da iyidir.

( Bakınız tepede orta-batı yine cumhuriyetçiler yönünden esmiş geçmiş aslında)

Amerika'nın başkanı artık bir zenci, dünyanın sonu mu geliyor dediğim şey biraz da burada kırılıyor. Sevgili Morrrissey'in " America is not the world " sarkisinda da dedigi gibi, özgürlükler ülkesi olabilir ama nedense başkanı hiç kadın, zenci ya da eşcinsel olmaz söylemi hala geçerli bence. Sonuçta Obama aslında yarı beyaz ve gençliğinin önemli bir kısmı beyaz anneannesinin yanında ve çevresinde geçmiş. Yani pek de öyle arka sokaklardan gelip hayat mücadelesi vermiş bilindik o zencilerden değil kendisi. Yüzde elli de bir adımdır, yüzde elli zenci seçen bir sonraki sefer yüzde elli kızılderili bile seçer diye mi umutlanalım yani ?

Yok valla, ben yahudi asıllı eşcinsel bir zenci başkan seçilene kadar Amerika değişiyor demem. Ne mutlu ki dünyanın da sonu hala gelmemiş. Havalar da kasım ayına yaraşır karamsar gri soğuğuna kavuşur yakında nasıl olsa !

5 Kasım 2008 Çarşamba

Çuvaldız

Ona buna sarıp saydırırken kendimi de araya eklemenin zamanı geldi sanırım. Son iki senedir iş hayatının günlük ritmi içinde kendini kaybedip komik laflar edenlerin söylemlerini zaman kaybetmeden not ediyorum. Yıl sonu geldiğinde de o yılın bomba laflarını tüm ofisle paylaşıyorum. Tabi bu ben hariç herkese haksızlık olduğu için kendi gaflarımdan birini önden itiraf edeceğim.

Yıl 2005, Berlin'de birçok DJ ve Chemical Brothers'ın sahne aldığı bir konserdeydik. Aynı zamanda şirketin de önemli bir ürününü lansmanı yapıldığı için yanımızda müzik dergilerinden editörlerle bu etkinlikte ben ve işten bir arkadaşım evsahipliği yapıyorduk. Misafirimiz olan editörler röportaj yapmak istedikleri DJ listesini bizimle paylaşmışlar biz de önden randevuları almıştık.

Her röportaj için onbeş dakika ayrılmıştı ve iki röportaj arası zaman kaybetmeden bir odadan diğerine yetişmek zaman açısından çok önemliydi. Ben ve yanımdaki gazeteci olan kişi ilk röportajdan sonra ikinci röportajı yapacağimiz odanın önüne tam vaktinde geldiğimizde o yüzden sevinmiştik bile. Ancak kapıda beklerken bir kadın yanında birkaç kişiyle gelip kapıyı açıp ve bizi görmezden gelerek " 21:15 buyrun sizin sıranız " diye onları içeri almaya kalktı. Ben tabi yanımdaki misafiri de düşünerek yükselen gururumla " 1 dakika " diye önlerini kestim hemen ve " 21:15 bizim röportaj sıramız, bizim girmemiz gerekiyor." diye atıldım.

Kadın içeri sokmaya çalıştığı adamları gösterip aynen şunu söyledi " İyi de röportaj yapacaklarınız işte bunlar zaten !"

Benden şuna yakın birşleyler çıktı " Eah, ee, öyle mi, peküü.."

Artık yanımdaki adamdan mı yoksa önce yollarını kesip sonra karşılarına geçerek güya röportaj yapacağım müzik grubundan mı utanmalıyım yoksa o anda zamanı dondurup oradan sıvışsam ve yok olsam mı bilemedim.

Gerçi zamanı durduramadım ama hakikaten röportajı yanımdaki editöre atıp kaçtım oradan..

:)

30 Ekim 2008 Perşembe

Pepper Democracy

Lise yıllarımın efsanesi Guns N Roses uzun zamandır ismi var görüntü yok şeklinde takılıyordu. Solist Axl Rose ruh hastası kişiliğiyle eski grubu katlettiği gibi yeni grubu da bir türlü iyi bir yerlere getiremedi. Ha çıktı çıkacak denen adı bile belli Chinese Democracy albümü ise tam 17 yıldır hala yok ortada. Yani koca bir nesil doğdu büyüdü, müzik akımları farkılı şekillere kaydı ve hatta Çin'in yönetim şekli değişti ama albüm bir türlü çıkamadı.

Sonunda var olmayan albümden bile kazanç sağlamayı akıl eden Amerikan pazarlama zekası duruma el koydu. Dr. Pepper isimli Amerikan içecek firması eğer Axl ve gülleri yıl sonuna kadar albümü yayınlarlarsa ülkede yaşayan herkese bir adet bedava içecek vereceğini açıkladı.Bir tek Slash hariç :)

Yeni yıla iki ay var ve albüm hala çıktı çıkıyor bugün hemen şimdi dense de görünen o ki Amerikalılar ne bedava Dr. Pepper götürebilecekler ne de yeni bir Guns N Roses albümü !

29 Ekim 2008 Çarşamba

Ihanet ve bilime dair kisa bir dedikodu

Alfred Nobel kendini bilime adamis biri olarak taninsa da sonucta o da zamaninda hormonlariyla barisik genc bir adamdi. Asik oldu, muhtemelen evlenmek de istedi. Ancak tutkuyla bagli oldugu genc kadin birlikte olmak icin son anda kendisini degil bir baska adami secince olan oldu. Alfred Nobel belki hayata kusmedi ama asla bir baskasiyla da evlenmedi. Ama asil onemli nokta her yil olum yildonumunde verilen ve dunyada Oscar Odulleri kadar ses getiren ve adiyla anilan odul dallari arasinda kimya, fizik, tip, ekonimik bilimler hatta edebiyat ve baris yer alirken matematik asla bu odulden yana sansli olamadi.

Cunku sevdigi kadini kaptirdigi diger adam Gosta Mittag Leffler basarili bir matematikciydi. Ve onlar muradlarina erdikleri icin bugun hicbir matematikci, Nobel odulu kazanan bir kimyaci ya da fizikci kadar alaninin disinda taninamiyor.

Ask denen sey iste boyle tarih degistirebiliyor...

27 Ekim 2008 Pazartesi

Ne bu şimdi ?

Tam da cuma akşam üstü rehaveti içinde bloga ne yazsam diye kafa patlatmıştım. Yetmedi ofistekilere sardım konu bulun diye. Tam da işte budur diyeceğim fikir gelmişti ki bir arkadaşımdan, akşam evde gördüm ki Diyarbakır Mahkemesi benim yazılarımın okunmasını yasaklamış. Hayır efendim işte erişim engellendi, Digitürk falan savunmasından bana ne, resmen yazılarımın okunması yasaklanmış, bunun başka tanımı yok.

Tamam, düzenli blog tutmuyor olabilirim, fazlasıyla subjektif ve pek çok kişinin ilgisini çekmeyen alanlarda atıp tutuyor olabilirim ama yine de bunun adı İran ya da Kuzey Kore'de yaşamayan biri olarak hakkım olan bir eylemin tamamen ortadan kaldırılmasıdır.

Şimdi inat sürekli yazmak gerekecek sanırım.

18 Ekim 2008 Cumartesi

Okurun ukalası

Eskiden düzenli kitap okuyan insanlar vardı. Bu alışkanlıklarıyla ilgili çocukluklarından beri her gördükleri yazıyı tutkuyla okumaya bayıldıklarından bahsederlerdi. Mesela tabelalar, televizyonda izledikleri bir film ya da dizinin oyuncu kadrosu ve tabi ki günlük gazeteler şeklinde de sıralardılar.
Ben bu insanlardan değilim. Annemin sınıf annesi olduğu ve okuma yazmayı söken öğrencilere takılan kırmızı kurdeleleri bizzat kendisinin hazırladığı ilkokul birinci sınıfta okumayı öğrenebilen ancak son birkaç öğrenciden biri olmuştum. Ve uzun bir süre de okuduklarımdan hiçbirşey anlamadan okuyormuşum gibi yaptım. İlkokul ikinci sınıfta geçen aylarımın çoğunda sesli okumalarımı ancak heceleyerek becerebiliyordum. Sonuna kadar okuyup hem hoşuma giden hem de gerçekten anladığım bir kitap anım ise ancak dördüncü sınıfa aittir.

Düzenli kitap okumaya ki ben buna bir kitap bitince zaman kaybetmeden yenisine başlamak olarak tanım veriyorum, ta lise ikinci sınıftayken Orhan Pamuk'un Sessiz Ev kitabıyla başladım. Romandan o kadar etkilenmiştim ki aldığım tadı başka hangisinde tekrar yakalayabilirim diye ard arda başka kitaplara saldırdım. Ve bir sene sonra baktım ki aynı anda iki kitap okuyordum. Üniversitede ise okula çantayla gittiğim günlerde mutlaka çantamda, elimde bir kaç ders kitabıyla gittiğim anlarda ise bu sefer cebimde bir kitap oluyordu. Çünkü okunacak o kadar çok kitap vardı ki, iki ders arası beklerken ya da otobüs durağında dikilirken okumadan zaman geçirmek hata olurdu.

Sonuç olarak, her keyif verici maddenin insanda yarattığı etki gibi alışkanlık oldu bende saplantı. On yedi senedir okuduğum her kitabı tuttuğum liste bir yana, tatilde ya da yolda ellerinde kitap okuyan birilerini görünce acaba ne okuyorlar, benim daha önce okumuş olduğum bir kitap mıdır diye neredeyse insanların içine düşmem, evine ilk defa gittiğim insanların eğer varsa hemen kitaplıklarındaki kitapları tek tek gözden geçirmem, okuduğum bir kitapda bahsi geçen bir başka yazara ait kitabı okuyana kadar rahat edememem, hiç tarzım olmasa da bazı dönemler sükse olan Yüzüklerin Efendisi ya da Da Vinci'nin Şifresi gibi çok satılan romanları meraktan değil sadece kitapları kötülemek için elimde koz olsun diye okuma hırsım gibi sıralayabileceğim bir sürü kötü etki yapıyor bu durum bende.

Daha da kötüsü, beğenmediğim bir kitabı sevdiğim biri övmeye başlayınca o kişiyi hor görmeye başlıyorum ve gerçekten bazen endişeleniyorum değer verdiğim arkadaşlarımın küçük gördüğüm kitapları ya da yazarları beğenecek olmalarından.

Ama o kadar da karamsar bir hayat değil benimki aslında. Çünkü başta da dediğim gibi çok eskilerde kaldı o düzenli kitap okuyan ve okuduklarından konuşan insanlar. O yüzden kitaplarla çevrili bu ruh hastalığımı en yakınımdakiler bile fark edemiyor, iyi gizliyorum; kafam rahat !

15 Ekim 2008 Çarşamba

Fakirlik utancımdır

Yoksullukla ilgili yazmaya gerek var mı ki bilemedim aslında. Zira sokağa adımımı attığım anda her yanımı kuşatıyor yoksulluk. Ve bunun o kadar çok acı yanları var ki..


Aklımı sağlam tutmak için yağmurlu gecelerde uyumak için yattığımda düşünmemeye çalışıyorum o anda bu soğuk havaya hiç de gönüllü olmadan maruz kalanları..


Ve yine delirip seri katile dönüşmemek için ramazan bahanesiyle gösteri yapıp fakir mahallelerde insanlığa aykırı erzak dağıtanların haberlerini es geçiyorum..


" Müslüman ülkede sokak çocuğu olmamalı." diyen hocayı içim sızlayarak onaylıyorum. Bırak sokak çocuğunu dünyada çocuk ölümlerinin en fazla olduğu ülkeler sıralamasında müslüman ülkelerin başını çektiğini hatırlamak bile utandırıyor insanı. " Sen tokken komşun açsa bu uygun değildir." diye sana söylemi olan bir dine inanıyorsan hele !


" Dünya barışı istiyorum." sözü dalga geçilen güzellik yarışması kilişelerinden olsa da bunun aslında dünyadaki açlığa ve ekonomik haksızlığa tek çare olduğunu da göz ardı etmemek gerek.


"We're The World" şarkısını söyleyenlerin tüm dünyada 2 milyar dolar toplayıp açlık sınırındaki Afrika ülkelerine yardım edildiği aynı yıl başta ABD olmak üzere birçok ülkenin aynı fakir ülkere 700 milyar dolarlık silah sattığını da bilmek gerek.


Darfur'u akıldan hiç çıkarmamak..


Gaziantep'te bitşampuanı bile bulamayan Sokak Çocukları Derneklerini unutmamak..


Ortaklaşa giydikleri ayakkabıyı teslim etmek için son derse girmeyen sabahçı kardeşin eve gidip öğlenci ablasına ayakkabısını teslim ettiği çocuklarla aynı ülkede yaşadığımızı öğrenmek gerek..


Sizin çöpünüzün bir başkasının hazinesi olduğunu da..



24 Eylül 2008 Çarşamba

Işınla beni Scotty !

Çocukken yıl 2000 uzak ve bir o kadar da gizemli bir yıldı. Üstünden 8 yıldan fazla oldu geçeli, bırakın gizemini, geriye dönüp bakınca benim çocukluğumun 80li yılları bile 2000 yılı denen o sözde büyülü yıldan bile daha parlaktı.
İyi de ne oldu da 60lı yıllarda aya ayak basan insanoğlu geçen kırkküsür yılda ancak Internet, cep telefonu ve klimalı arabalarla yüzyılın refahlık düzeyini katlayabildi ? Yani hani biz bu ikibinli yıllarda platin renkli kıyafetler giyip güneş sistemindeki gezegenlerden hangisine tatile gidebileceğimize karar verecektik ?Onun yerine neden hala Mecidiyeköy-Bostancı otobüsü denen 124 ve 128'in sabırla gelmesini bekliyoruz ?
Bence değişen çok şey var ama bize yutturulan ancak üç beş kırıntı buluş. Yani teknolojinin katlanarak hızlandığı bir zaman diliminde hala neden ulaşım ve iletişimde yüzyıl öncesinin keşiflerine mahkumuz ki?
Star Trek dizisi bu ironinin en sempatik örneği. Bütçesizlikten bir uzay dizisi ancak bu kadar yetersiz koşullarda bu kadar iyi ele alınabilir. Bazıları uyduruk tabancaları ve günümüz çağrı cihazlarını anımsatan iletişim aygıtlarını alay konusu yapabilir ama unutmayalım ki ışınlanma teknolojisini gündelik dilimize yerleştiren de bu dizidir.
Yapımcı Gene Roddenbery'nin bir röportajında dizi daha başlarken ellerindeki bütçeyle bir uzay gemisini nasıl gezegenlere indirip sonra oradan hareket ettirebiliriz diye kara kara düşünürken bu ışınlanma hilesini akıl ettiklerini okumuştum. Koca bir uzay gemisini çekmek yerine uzay gemisinden gezegene ışınlanan insanlar çok daha kolay maliyetli olmuştu. Buna yokluktan varlığa ulaşmak denir işte.
Şimdi bakıyorum da birileri yarım yüzyıl önce ayda havalara zıplarken ve yine birileri bugün yer altında evreni yeniden oluşturmaca oynarken biz neden kek gibi Mecidiyeköy'den Bostancı'ya bizi geçirecek o lanet olası belediye otobüsünü bekliyoruz ? Tabi ki kandırıldığımız için.
Çünkü ışınlanma teknolojisi çoktan keşfedildi, denendi ve bir yerlerde şanslı birkaç bilimadamı tarafından uygulanıyor.
Ama petrol devlerinin yönettiği bu dünyada, gerek iletişim gerekse ulaşım sektörünün bir gecede iflasla tanışacağı düşünülürse daha uzun bir süre lansmanını göremeyeceğiz bu ulu icadın.
Kişisel olarak bakıldığında büyük haksızlık, kandırılmışlık duygusu var. Öte yandan çökecek endüstriler, yaşanacak güvenlik karmaşası düşünülünce var olduğuna inandığım bu teknolojiden mahrum yaşamak da etik olarak doğru mu yanlış mı bilemedim.
Ona da siz karar verin.

12 Eylül 2008 Cuma

REM Bayrami

Lise yıllarına ait bir yaz tatiliydi, Bryan Adams İstanbul'da stadyum konseri vermek icin benimle ayni sehri paylastiginda. Türkiye'nin ilk yabancı Rock stadyum konseri olması, bir grup arkadaşın servisle kalkip Izmit'ten İstanbul'a bu konsere gelmesi ve sahada çimlerin üzerinde daha önce hep televizyonlarda ve dergilerde görmenin ötesinde hayal edemediğimiz kanlı canlı bir adamı izliyor olmanın verdiği o coşku zaten tarif bile edilemezdi. Tum bunlara konserin aylar öncesinden duyurulması ve sabırla o günü beklemenin heyecanı da eklenince o gece verdiği konser ve sahne performansı nasıl olursa olsun Türkiye'de bir ekolü başlattığı için bile Bryan Adams'a saygım sonsuzdur.

Ertesi sene ard arda Guns N Roses, Metallica, Bon Jovi gelmeye başladığında şaka mı bu diye duyduklarımıza inanamamıştık. Ama ben belki gerçekten geliyordur ya adamlar diyerek üniversite sınavına haftalar kala tek başıma yaptığım bir gece yolculuğu sonrası İzmir'den gelerek yine aynı stadyumda Guns N Roses'u canli izleme sansini yakalamiatim. O yaşlarda kaybedecek daha az şey varmis gibi gozuksede OYS (simdi hangi kisaltmayi aldi takip edemiyorum) oncesi girisilen bu macera girisimi ile o zamanlar daha cesur atılımlar yapabiliyor oldugumu farkediyorum. Ama o zaman kendime gore oynadığım bu pokerden gerçekten kazançlı çıkmıştım.

Aynı yıl Blue Jean dergisi de benimle aynı şaşkınlık içinde " Artık o kadar çok konser vermeye gelen giden olacak ki neredeyse ders çalışmam lazım, bu gece arkadaşlarımla çıkacağım bahaneleriyle konserleri seçer hale geleceğiz" yorumunda bulunmuştu.

İşte bu yaz başı REM'in konsere geliş haberini ögrenene kadar, ben de aynı tembellikle sanki bir zamanlar kentleri aşıp konserlere gelen ben değilmişim gibi, sudan bahanelerle UB40, Violent Femmes, Sting, Travis, Tina Turner, The Cure gibi ne kadar keyif aldiğim grup gelip gittiyse hicbiri benim oldugum mekanlarda sahne almadilar.

Şimdi ne oldu da REM o lisede yaşadığım konser coşkusunu uyandırdı, aslinda sebebi çok. Bunu biraz da benim gibi birçok konseri elinin tersiyle itip REM'i de aynı tepkiye kurban edecekler için sıralamak istiyorum.

Öncelikle Türkiye'de geniş kitleli konser izlemek başlı başına etkiliyeci bir olay. Trafikte, marketlerde bazen yığınlar halinde sizi delirtebilen Türk insanı, o konser alanında izlemeye geldikleri grupla ahenk içine tüm şarkılarda gruba eşlik ederken daha önce görülmemiş bir uyum olustururlar. Zaten bu yüzden de ilk kez konsere gelen gruplar bu ilgi ve beğeni karşısında yaşadıkları ego tatmini yüzünden Türkiye'yi bir sonraki turne listelerine eklemeden edemiyorlar. Ama siz sakin REM bir daha gelir o zaman giderim demeyin tabi :P

Freddy Mercuy ve Kurt Cobain sonrasi hayatımda hiç bir zaman Queen ve Nirvana konseri izleyemecek olmamın acı yüzleşmesini adamlar henüz hayattayken REM ile telafi edebilmek. Zira solist Mike Stipe hastalık derecesindeki zayıflığı yüzünden yıllardır ha öldü ölecek diye bekliyorum.

Ve REM`i diger bir suru gruptan ayiran onemli ayrintilar:

Seksenlerin basindan bu yana yaptilari muzigi cagin getirdi modernlikle kendilerinden degil sadece tarzlarindan odun vererek gene de cok iyi isler cikaran bir grup olmalari.

Losing My Religion sonrasi kendi kitlelerini asarak genel bir popularizm patlamasi yaratmis olmalarina karsin bunu goz ardi ederek kendi cizgilerinde yol almaya devam etmis olmalari.

Cok sik album cikarmalarina karsin kaliteyi bozmamalari.

Goz boyuyan sahne gosterileri, savunduklari politik ya da sosyal gorusleri Bono gibi milletin gozune sokmadan aktivist duruslari, hicbirinin yakisikli, hatta karizmatik olmamasi ve hatta ozel hayatlari hakkinda en ufak bir bilgimizi olmamasi..

Kisaca sadece yaptiklari ve bu yuzden de inandiklari muzikle on planda olmalari..

O yuzden gidilesi bir konser olacak, 4 ekim cumartesi siz de orada olun..

Yeni baslayanlar icin indirilmesi kacinilmaz REM parcalari:
- Man On The Moon
- Leaving New York
- Drive
- Sweetness Follows
- The One I Love

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Şehre müzik grubu gelmiş

Led Zeppelin - Queen - Prince - Guns N Roses - Sex Pistols - Deep Purple - Rolling Stones - Crowded House - Smashing Pumpkins - Green Day - Alice In Chains - Blur - Blind Melon - Madonna - White Snake - U2 - Cranberries - Nince Inch Nails - Gorillaz - Beach Boys - Muse - Red Hot Chili Peppers - Cars - Radiohead - Dead Presidents..


Odama kapanıp bunları dinlediğim o ilk gençlik yılları boyunca yaşamak istediğim şehir de aynen böyleydi.

Bu yine daha sakin gözüküyor..

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Açılın Çinliler geliyor !

8 Ağustos'ta dünyanın en yüksek katılımlı organizasyonu, Olimpiyat Oyunları Pekin'de başlıyor. Bundan yedi yıl önce aralarında İstanbul'un da olduğu beş kentin kapıştığı evsahipliği oylamasında resmen dünyayı tehdit ederek seçilmeyi başardığı günden bu yana Çin'in başkenti onbeş gün sürecek bu gövde gösterisine hazır.

1992 Barcelona Oyunları'na yılına kadar Soyvet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğini'nin kabak tadı veren ezici üstünlüğünü bile aratabilir bu hırslı Çinliler. Çünkü biz 1993 yılından beri Olimpiyatlara ev sahipliği yapmak için kasarken bu adamlar yeni doğmuş bebeklerini ilerinin Olimpiyat yıldızları yapmak için teker teker elden geçirmeye başlamışlardı. Şimdi o binlerce kişilik üstün atlet ırkıyla yarışmalardaki o heyecanı söndürecek ezici bir üstünlük sağlayacaktır.

1936 Berlin Olimpiyatları Nazilerin arenasıydı ama orada bile ari ırk safsatasını yerle bir eden Jesse Owens'ın Hitler'i stadyumu terk ettirecek başarısı beklenmedik bir yanıt olmuştu.

1968 Mexico'da kürsüdeki siyahların havaya kalkan yumruklarıyla ırkçılağa karşı yarım kalmış yanıtın devamı geldi.

1972 Münih'te kazananlardan çok kaybedenlerin anıldığı Olimpiyatlar oldu. Filistinli teröristlerle gece uykularında basılan İsrail'li atletlerin mücadelesinde her iki taraf da çıkan çatışmada ağır ölümlü bir sonuçla beraber kaldı.

1980 İngiltere hariç hiçbir batılı ülkenin katılmadığı Moskova ise zaten başlı başına bir Komünizm Olimpiyatlarıydı ve dünyada katılımcılardan başka kimsenin ilgi göstermediği bu olimpiyatlar en az anımsanan oyunlar olarak kaldı.

1984 Los Angeles ise bir öncekinin tam tersi kapitalist tepki şeklindeydi.

Ve 1988 Seul'de geldiğinde Olimpiyatlar nihayet ırk, din ve politikanın gölgesinden uzakta ancak bu sefer bir tüp idrarın şöhretiyle anıldı. Kazanan 100 metrede birinci gelen atlet değil doipng testinden temiz çıkan ikinci atlet Lewis oldu.

Dört yıl önce tembel Akdenizli Atina son dakikada yetiştirmesine rağmen Olimpiyatlara iyi bir ev sahipliği yapmıştı. Şimdi bu manyak Çinliler dünyaya meydan okuyan bir Komünizm gösterisinde daha açılış gecesinden başlayacaklar gözlerimizi boyamaya.

Açılış gecesinin hemen ardından sahneye Rumen atletleri silip süpürecek plastik bedenli jimnastikçiler, daha önce hiç havuzda görmediğimiz ışık hızında yüzücüler, hatta neredeyse yüzmetre koşuda karaderililere kafa tutan çekikler çıkacak. Altın madalyaları silip süpürüp, kazara kazanmak zorunda kaldıkları gümüşlerle idare edip bronzları dünyanın geri kalanına bağışlayacaklar.

Depremdir, Tibet'e tepkilerdir, insan haklarını hiçe sayan tutuklular yüzünden aldığı politik baskılardır umursamadan gayet hazır bir şekilde gün sayıyor milyarlık Çin.

Bakalım asıl dünyanın geri kalanı biz bu meydan okumaya ne kadar hazırız, haftaya göreceğiz.

25 Haziran 2008 Çarşamba

Kadın

Şurası bir gerçek; doğada güç hep dişilerin elinde. Çiftleştikten sonra erkeğini öldüren böcek soyundan ya da sürekli erkek uyuklarken avlanan dişi aslanlardan bahsetmiyorum. Hepimizi, tümümüzü kastediyorum.

Güç bizim elimizde; ama kullanma becerisi kaybolmuş. Erkek milletinin kadın gücünden korkup yüzyıllarca sistematik biçimde bastırdığı büyük büyük babaannelerimiz ve anneannelerimizin içine çöreklenmiş korkular şimdi bugün bizde içgüdü şekline bürünerek ortaya çıkıyor.

Afrika'da cinsellikten arındırılmaya çalışılan kızlar çocuk yaşta sünnet ediliyor.

Çin'de tek çocuk sahibi olma kanunu yüzünden ilk çocukları kız olduğu için o bebekleri başka ülkere evlatlık gönderen ve böylece ikincisi belki erkek olur umuduyla işe koyulan aileler çoğalıyor.

Suudi Arabistan'da olur da kaza yaptığında yerde baydın bile yatsa dokunmak günah olduğu için kadınlar araba bile kullanamıyor ( diğer sahip olamadıkları hakları saymıyorum bile, zira bu en absürdü )

İran'da kadının doğurduğu çocuk üzerinde hiçbir hakkı yok.

Bizim ülkede ise kadının adı yok zaten!

İnsanlık adına bilimdeki ilerleme hızının tavan yaptığı bir dönemde asıl güce sahip kadınların yani dünyanın yarısının halinin bu ve bundan da beter bir manzaraya sahip olduğu bir gerçek.

Sadece hayalini kurmak istediğim kadınların bugün eşit şartlarda yaşamlarını sürdürseler erkek milletinin düşeceği durum.

Diyorum ya kadın milleti güçlü olan kesim. Ve üremek için dişi her zaman kendinden güçlü erkeğe gereksinim duyar.

Bu durumda erkekle eşit hakka sahip kadınların dünyası bir yüzyıl sonra insanlığın sonu olurdu. Ortalıkta Çiftleşmeye değer erkek kalmayacağı için.

:)

20 Haziran 2008 Cuma

Dünyanın en kısa romanı

Hemingway'den geliyor; For Sale: Baby shoes, never worn.
Bu kadar !

M. Night Shyamalan

Aslında film eleştirisi yazmayacaktım ama daha adını duyar duymaz beni güldüren bir adam olduğundan ve son filmindeki atılımın ardından ikinci yönetmen harcama yazımı M. Night Shyamalan'a ithaf ediyorum efem.

Birçokları kendisini tanımaz bile ama The Sixth Sense'i izlememiş bir insan evladı ve o şok edici film sonundan bahsetmeden edemeyen Türk insanı tanımadım henüz. Tabi bir de lugatlarımıza " I see dead people ! " söylemini sokmuş bu filmin her bölümünde mutlaka dalga geçme unsularıyla besledigi Scary Movie serilerinin ilkini hayata geçirmiş olduğu becerisini de göz ardı etmemek gerekir.

Buraya kadar herşey iyi. Ama bundan coşup iki yıl sonra üstüne yine Bruce Willis'i başrolde kullandığı Unbreakable'ı çektiğinde Shyamalan'ın kabak tadı veren mistik olay ve hayrete düşüren son sevdası haliyle sıkıcı olmaya başladı.

Village filminde sanırım o yüzden absürd olayların daha başlamadığı anlarda huylanmaya başlamıştım. Salem'de cadı avının yapıldığı yüzyılda bir başka yerde yönetimde kadınların olduğu aydın halk kasabası fazla bilim kurguvariydi kuşkusuz. Ve nedense tüm kasabalının geçmişinde ölmüş yakınlarının olması da ortak noktalarıydı. Sonra bir baktık, oo meğer kasaba günümüzde yaşayan insanların kendi izole alanlarında kurdukları bir sığınak değil miymiş !!

Son filmi The Happening de işte yine bu sıkıntılı bekleyişle geçti. Şaşırtıcı son yerine benzer türevlerinde gördüğümüz aslında henüz hiçbirşey bitmedi, daha yeni başlıyor mesajıyla kestirip attığı son yetmiş bu sefer karizmatik isimli Hintli yönetmene. Ayrıca bir kriz anında vahşileşen Amerika insanı portrelerini açıkça çizmesi de cesur bir hareket, kabul etmek lazım. Tüm o kanlı sahnelere kıyasla filmin en can alıcı kısmı salgından korkup eve sığınan ve kapılarını dış dünyaya kapayan insanların acımadan biri siyah diğeri beyaz iki çocuğu silahla öldürdükleri sahneydi.

Onun dışında yanında çocukla kırsal alanda oradan oraya sürüklenen insanların evinde tek başına kafayı sıyırmış bir insanla kesişen; nereden geldiği belli olmayan ve ancak geldiği hızla da yok olan ölümcül tehlike hikayesi H.G. Wells'in Dünyalar Savaşı romanının ucuz bir kopyası bence. Günümüz uyarlaması bile denmez zira Spielberg ve Cruise ikilisi bu kötü denemeyi daha önce yapmışlardı.

Yazıp çizip üretip üstüne de yönetip büyük işler yapıyormuş gibi gözüken sonra da başrolleri sıkı isimlere dağıtıp her filminde Hitchcockvari kısa sahne pozlarıyla o yanık yüzünü bize gösteren bu yönetmene kanmayın dostlar. Bir zamanlar hayal gücü biraz farklı çalışan bir genç olduğu belliymiş Shyamalan'ın; Ama şimdi kendi kısır döngüsünde iki yılda bir gittikçe kötüleşen filmler ortaya çıkarmanın ötesine geçemiyor.


17 Haziran 2008 Salı

Büyüdük, ve biz bunu..

Şurdan anlıyoruz:
Artık

Çevremizdeki ÖSS'ye giren kimse kalmadı..

MTV değil NTV izliyoruz..

Kıyafet alışverişi yaparken fiyat etiketinden önce aynada üstümüzde nasıl durduğuna bakıp kilo kamuflajına dikkat ediyoruz.

Telefonda yaptığımız sohbet süresi gün içindeki işle ilgili görüşme süresinden daha kısa kalıyor.
Caz ve Blues eskisi kadar kulağa sıkıcı gelmiyor..

Gofret ve meyveli şeker yerine bitter çikolata yiyoruz..
Ve....

Bir zamanlar ne arzu ettiysek bugün hepsine sahibiz ve o zamanlar sandığımızın aksine bu bizi mutlu etmeye yetmiyor :)

8 Haziran 2008 Pazar

En büyük "Biz" başka büyük yok

İlkokulda sınıfım 1A idi, başımızda öğretmen sürü psikolojisiyle o ne derse o oldu. Öğretmenimiz ne dediyse tüm sınıf sorgulamadan kabul etti ve daha ufacık yaşlarımıza karşın bu öğretileri yaşam tarzı olarak belirledi. Neden ? Çünkü diğer türlü " Biz" olamazdık.

Nedenini sorgulamadan bir futbol takımı tutmamız zorunluluğu içinde genelde de üç büyükler denen şu İstanbul takımlarından birini seçtik. Bizim kentin de aynı ligde takımları vardı ama niye o diğer üçten biri diye sormak aklımıza bile gelmedi. Çünkü diğer tüm insanlık üçe bölünmüştü, bizim de dışarıda kalmamamız için bu takımlardan birini seçmemiz lazımdı. Böylece üçe bölündük. Sadece bir seçim yüzünden yine " Biz " olduk ve yıllarca sahaya çıkıp maç yapan ama tanımadığımız bu adamlar yüzünden karşılıklı tartışıp gereksiz sinir krizlerine girdik.

Oturduğumuz mahalle de bir "Biz"'di. Sonradan gelenleri kolay benimsemedik. Mahalleden çıktığımızda semtimiz bile çoğu zaman "Biz" diye yapıştı sırtımıza.

Kentten ayrılıp üç büyüklerin şehrine geldim. Sırtımda okul, futbol takımı, semt ve kent bizleriyle. Başka "Biz"lerle mücadele etmek ait olduğum "Biz"den uzaktayken daha net bir anlam kazandı. Karşıma geçip " Bizim lisede böyleydi, biz böyle yapardık." türünden sürüyle safsata duymaya başladım çoktan üniversiteyi bile bitirmiş olduğumuz halde.

İşin komik yanı çoğu zaman cümlelere "Ben" diye başlayan bu insanların ait oldukları "Biz"'den güç aldıklarını sanarak bu kuralsız ufak topluluklardan medet ummuş olmalarıydı. " Bizde böyle, bu böyle biline" diye sorup sorgulamadan benimsediğin "Biz" kurallarına olan saplantı yüzünden "Ben" ancak cümlelerde sıkışıp kaldı.

"Biz"'e ait olan "Ben"'liğinin kimliğini oluşturmadan "Biz"'e kapılıp gitti çoğu. Kendisi nelerden hoşlanır, nelere illet olur, kimdir onun favorisi diye sorgulamadan çoğunluk neyi benimsediyse o trendi seçmeyi uygun gördüler. Böylece bireysel olamayan, haliyle de kişisel tercihleri çoğunluğunkiyle çakışacak korkusuyla kendi kendini sindirerek zavallı "Ben"lerle bezeli "Biz"ler oluştu.


Yani "Ezik"ler..


6 Haziran 2008 Cuma

Alow :)

Günün özlü sözü bu olsun !

3 Haziran 2008 Salı

Uçan Tekmeler Geliyor !

Fiziksel ya da zihinsel engellilerin bu hallerinin nüfus cüzdanında ayrı bir hane olarak belirtilmesi teklifi ancak Danıştay'a geldiğinde reddedilmiş. Eh yani diyorum. Bana kalsa din hanesi bile yeterince ayrımcılık; bir de engelli bir insana bu damgayı vurmak zaten bu ülkede engelli olduğu için yeterince cezalandırılan insanlara bir darbe daha devletten geliyor demektir. Benim de uçan tekmeyle bunu akıl eden beyin özürlüye giresim geliyor tabi.

Her Allah'ın günü şans oyunları oynatıp sonra da kimdir nedir, hasta mıdır, terörist midir bilmeden bir kişiye 14 milyon küsür lira veren zihniyete de karşıyım. Gelir seviyesindeki adeletsizlik bir yana, gelir farkı arasındaki aşmış farkın Türkiye adıyla anıldığı bir ülkede bir insanın avucuna bir günde bu parayı tutuşturup haydin güle güle harca diyip çekilmek kesinlikle yanlıştır , savunması bile olamaz.

Kyoto Anlaşması'na nerden estiyse yıllar sonra imza atmaya karar veren devlete de anlam veremiyorum. Ne oldu da oldu sen kalktın ABD'nin bir adım önüne geçtin ? Kafa mı tutuyorsun yani büyük ağbiye, tabi ki hayır belli ki işleyişte birşeyler çıkarına oldu birilerinin. Yoksa sahili katledenlere ödül verilen bir ülkenin şimdi de çevreci kesildiğine inanmıyorum.





30 Mayıs 2008 Cuma

Kısaca...

" In a sky full of people, only some want to fly, Isnt that crazy? " Seal - Crazy

"One pill makes you larger. And one pill makes you small.And the ones that mother gives you. Don't do anything at all" Jefforson Airplane - White Rabbit

"Hey you, standing in the roadalways doing what you're told. Can you help me? Hey you, out there beyond the wall. Breaking bottles in the hall. Can you help me? Hey you, don't tell me there's no hope at all. Together we stand, divided we fall." Pink Floyd - Hey You

" Friend is a four letter word. End is the only part of the word." Cake - Friend Is A Four Letter Word

" I know that I was born and I know that I'll die.The in between is mine. " Pearl Jam - I Am Mine

"Readying to bury your father and your mother. What did you think when you lost another? I used to wonder why did you bother. Distanced from one, blind to the other?" REM - Sweetness Follows

" First there are kisses, then there are sighs. And then before you know where you are. You're saying goodbye." Boy George - Crying Game

" I used to love her but i had to kill her. I had to put her six feet under and i can still hear her complain !" Guns N' Roses - I Used To Love Her

"You can't turn back the clock, you can't turn back the tide. Ain't that a shame? I'd like to go back one time on a roller coaster ride. When life was just a game..." Queen - These Are Days of Our Lives

" In America, The land of the free, they said. And of opportunity. In a just and a truthful way. But where the president, is never black, female or gay." Morrissey - America Is Not The World

" Hey little girl, do you need a ride?Well, I've got room in my wagon why don't you hop inside ?We could cruise down Robert Street all night long.But I think I'll just rape you, and kill you instead ! " Therapy? - Diane


28 Mayıs 2008 Çarşamba

Sevmediğim yönetmen Oliver Stone

Ortaokul ve lise yıllarında hatırlıyorum da nerede ses getiren bir film gösterime girse yönetmeni hep Oliver Stone çıkardı. Tom Cruise'un hala Top Gun imajıyla popüler olduğu dönemde Born On The Fourth of July çekilmişti mesela. Cruise yüzlerce kez sonu hüsranla sonlanan Oscar adaylığında bir kez daha iddialıydı. Stone ise Platoon'la patlattığı Vietnam sendromunu yakışıklı bir suratla süslemesinin keyfini yaşıyordu. Oysa bence bu film kabak tadı vermiş Vietnam filmlerinin en kötülerinden biridir.

Iki sene sonra The Doors ve Jim Morrison'ın küllenmiş şöhretini yeniden gün ışığına çıkaran film geldi. Yine tüm gazeteler, dergiler Stone ve grubu yazıyordu. Başrol oyuncusu Val Kilmer çok iyi bir çıkış yapmıştı. Ancak The Doors'un gerçekte nasıl bir grup olduğunu ve Jim Morrison'ı yakından bilenler de fena halde savaş açmışlardı Stone'a. Çünkü film tamamen uydurma hikayelerle donatılmış sözde bir biyografi filmiydi. Morrison hem abartılı hem de yalan olaylarla bambaşka bir karakter olarak sunulmuştu. Aslında Stone'un tipik tarzının yeniden gündeme gelişiydi. Daha önce ulusca başımıza bela olan Midnight Express filmine yazdığı o muhteşem senaryonun abartılmış hali Alan Parker'ın da başını yakmış ve adam filmi çektiğine çekeceğine bin pişman olmuştu.


Ne mutlu ki bu redneck kafali Stone son dönemlerde World Trade Center'dır, Alexander'dır, Any Given Sunday'dir gibi ancak moron Amerikalilarin beğenisine hitap eden filmler çekti ki layık olduğu ulusal ezikliğine geri döndü. Şükürler olsun adını sanını duymaz olduk.


Bizde de Stone'un yolundan ilerleyen bir yönetmen var, Osman Sınav. Adam hakikaten sınav stresi gibi. Yaptığı abuk sabuk mafya-derin devlet ilişkili dizi ve filmlerle bir yerlerde tutunmaya çalışan bir adam bu. Televizyon dizileri tuttu diye yaptığı dandik ötesi filmlerin gişede iyi para getirememesini istediği kadar yanlış sezonda gösterime girmesine bağlasın neyseki sinema izleyicimiz TV izleyicimizden daha seçici olduğu için adama gerekli yanıtı vermiş oldular.


Sevmiyorum böyle ülke ve devlet yalakası yönetmenleri. Karşıyım arkadaş !

27 Mayıs 2008 Salı

Tutkuyla sevdiğim benim yalnız ve güzel Türkçe'm

Dün akşam Kanal 1'de bir zamanlar Erol Evgin'in şimdi ise Demet Akbağ'ın sunduğu Süper Aile yarışmasını izledim. İtfaiyecilere karşı Olympos adıyla bir grup üniversite öğrencisi yarışıyordu. Hani yüz kişiye sormuşlar ve en popüler verilen yanıtlar şunlar şeklindeki yarışma bu.


Başta sorular " Su içinde ne yapılır ?", " Avrupa'da bir ülke söyleyin", " Nereye tırmanılır ?" şeklinde giderken itfaiyeci amcalar Olmpos'çu gençlik karşısında ne yazık ki sönük kaldılar. Ancak sıra " Bir bisiklet parçası söyleyin."'e gelince gençlerimizin kafa patlatıp bulabildikleri tek yanıtın ancak ayna olmasıyla Demet Akbağ'ın çıldırma benim de eğlenme dakikalarım başladı. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Uluslarası İlişkiler Bölümü öğrencisiyiz diye övünen bu beş keriz bir de doğa tutkunuyuz; adımız Olympos'tur diye hava atarken bisiklet tabi NASA icadı ve normal hayatta görme ihtimalimizin hiç olmadığı alet olduğu için kalakaldılar. Demet Akbağ hiç mi bisikletiniz olmadı, hiç mi kiralamadınız diye yırtınsa da boşunaydı , nitekim sıra itfaiyecilere geldiğinde amcalar bu tiplere özellikle teşekkür ederek bisikletin bilindik tüm parçalarını tek tek saymaya başladılar. En komiği de Gidon sözcüğünü duyan bu beş Avarel'in " o ne ya ?" şeklindeki tepkisi oldu ki Demet Akbağ onun ne olduğunu açıklayınca " Haa, direksyon " şeklinde tepki vermeleri günü tamamladı benim için.

Bir zamanlar günde sadece yüz ya da yüz elli sözcük kullanarak dilimizle yetinmeye çalıştığımızdan şikayet ederdi dilbilimciler. Şimdi görüyorum ki gençlik artık daha da tutumlu davranmaya ve bu sayıyı yüzün de altına düşürmeyi başarmış

E haklılar tabi..

" Şey " ve " Yani " ile yeterince kendimizi ifade edebiliyorken, kim ne yapsın onca sözcüğü Türkçe'de ?

Ve binecek bir bisikleti bile yokken napsın gençlik bisikletin parçalarını öğrenip de ??



20 Mayıs 2008 Salı

Vurun yumuşak başların kellesini !

Anneler gününden bu yana düşünüyorum da hayatta her koşulda, her durumda, başımızı soktuğumuz en kötü belada, üst üste ve bilerek yaptığımız hatalarda, en aciz hallerimizde sorup sorgulamadan yanımızda olan ilk insan hep bu kadınlar. Memeli hayvanlar içinde doğururken en çok canı yanan ama türünün diğer örneklerinin aksine yavrusu büyüyüp kendi başının çaresine bakacak erginliğe geldikten sonra dahi hala onu kollayıp sarmalayan da tek canlı türü bu anneler.
Ve biz bazen bizi çıldırttıkları, laftan anlamadıkları ya da herşeye burunlarını soktukları bahaneleriyle söyleniyor bazen de kötü davranıyoruz. Şöyle düşünmek gerekmiyor mu acaba, bu kadar özverili bir insanın da kusuru ne bilim fabrikasyon ayarlarında azcık hatası olamaz mı ? Sonuçta genel anlamda tüm işleyiş düzenliyse, bir kere bile sizi yüzüstü bırakmıyorsa bilgisayarımız dahi kitlendiğinde açıp kapayarak tekrar eski haline gelmesini bekliyoruz. Tutup da tüm gün " zaten bu bilgisayar yavaş, hep kitleniyor işte böyle, virüs de var bunda kesin, yeter artık satacağım" demiyoruz, diyemiyoruz. Ama anneler olunca söz konusu hata vereni hemen anında harcıyoruz.
Belki de doğanın gereği böyledir. Çünkü bu eziyeti çeken sadece çocuk doğuran dişi türü değil. Karşı cinse gönlünü kaptıran dişiler de bundan müzdarip. Belki çok az bir erkek kısmı da olabilir ama muhtemelen de onların da çoğu eşcinseldir, çünkü ezen taraf erkek hep, kural böyle belirlenmiş bir kere.
Annelerden dolayı şanslıyız, çünkü hiçbir anne yetti artık diyip sırtını dönmüyor ya da gidip başka bir çocuğu evlat edinmiyor o çocuk ona daha iyi davranıyor diye. Ama verdiği ettiği ile bir türlü memnun edemeyen kadın milleti sesini çıkarmamasının sonucu bir iç patlama yaşayıp herşeyi boşvererek arkasına bile bakmadan çekip gidebiliyor. Şanslıysa onu daha iyi anlayacak birine kapılıyor, daha da şanslıysa kendi başına ayakları üzerinde durabilmenin onu bir başkasının gölgesi gibi yaşamaktan çok daha güçlü ve mutlu edebildiğini öğreniyor.
Biz annelerimizi hor kullanmaya devam edelim, onlar ölene kadar o güne kadar yaptıklarımızdan dolayı pişman olup ömrümüzün geri kalanında kendimizden nefret edeceğimiz günlere daha var nasıl olsa.
Ama tavsiyem anneniz olmayan ve size iyi davranan insanları pek terslememeye çalışın, çünkü onları fiziksel ya da ruhsal bir şekilde kaybedeceğiniz gün çok daha yakın olabilir.

15 Mayıs 2008 Perşembe

Bir keresinde..

Yazliktaydik arkadaslarimla ve bir gece sessiz sinema oynamaya karar verdik. Ancak bilinenin aksine birbirimize filmleri degil anlamdan bağımsız isim tamlamalarini anlatacaktik. Önce iyi niyetli yaklaşımlarla " kaktus çiçeği " ya da " plaj terliği" gibi nesneleri anlatmaya çalışırken gittikce artan hırsa kapılarak " meraklı salam ", " kaprisli tüpçü ", " geveze yosun" şeklinde bir dizi anlatmasi zor sözcük dizileriyle boğuşur bulduk kendimizi. Ancak bunlari anlatmak uğruna verilen uğraş bizi tipik film anlatımından daha çok eğlendirmişti.

O geceden bir kac yil once ise cok yakin bir arkadasimla Marmara Universitesi'nin duzenlediği bir kültür turuyla İspanya'ya gitmiştik, hayatımızda ilkti. Bende video kamera, bir heves gittiğimiz her kentteki tarihi yerleri, müzeleri rehberin bize anlattığı bilgileri katarak çekmeye başladik önce. Ancak birkaç gün sonra bu Lonely Planet modunda öğreten insan hallerimizden sıkıldık ve çekimleri bir senaryo üzerine kurgulamaya karar verdik. O kadar saray ve görkemli eski yapının olduğu ülkede yazilabilecek en uyduruk senaryoyla ben kraliçe arkadaşım da aslında kendisinin kraliçe olduğunu iddia eden hizmetçim oldu. Kamera önüne hangimiz geçiyorsak işte burasi benim yazlik sarayim burasi benim parkim diye ahkam kesiyorduk. Dil farklılığı avantajindan faydalanıp yanımızdan geçen giden insanlara çaktırmadan selam verip güya sevgili halkımızı bağrımıza basıyorduk. Ardından birbirimizle atışarak kimin gerçek kraliçe olduğunu ispatlama ve karşı tarafı karalama kampanyasına koyulduk. Cordoba'da bir cami avlusunda başlayan atışma Sevilla'da iddialaşmalara, Madrid'de ise karşılıklı hakaretlere dönüştü. Kamera önünde ne kadar didiştiysek geri planda bir o kadar yarılıyorduk. Eve dönüşte izlettirdiğimiz arkadaşlarımızın bizim kadar eğlendiğini görmek bizi daha da keyiflendirmişti.

O seyahatten yaklaşık beş yıl sonraydı sanırım Exorcist filmi Director's Cut Edition'iyla yeniden gösterime girmişti. İlk defa altı yaşımda onu da videoda yarım yamalak izlediğim ve her zaman ilk üçümde yer alan bu filmi karanlik sinemada dev perdede ve özellikle tek başıma izlemek benim için sıralanmış keyifli anlar silsilesi olacaktı. Filmden önce sinemanın yanındaki markete gidip filmi izlerken atıştırabileceğim abur cubur olarak meyveli yoğurtlar almıştım. Hatta alırken de neden hep patlamış mısır yenir ki yoğurt da iyi fikir gibi kendimce ukalalık dahi yapmıştım. Üstümde lacivert bir merserize, benden başka dört beş çiftin olduğu salonda en arkada filmi yoğurtlarımla başbaşa izlemeye koyuldum. Ve ara olduğunda insanların neden patlamış mısırı tercih ettiği sorusu da aydınlanmış oldu. Tüm duyularımı filme öyle yoğunlaştırdığım bir anda yoğurda olan merakım yüzünden kendimi mama sandalyesinde annesinin zorla kaşığı ağzına tıktığı bebeğe dönüştürmüştüm. Üstümde koyu renk kazağa film boyunca döşediğim pembe desenler sayesinde araya çıkan tüm o çiftlere korkudan yediğini üstüne saçmış zavallı korkmuş yalnız kız pozu vermiştim ki aslında bu beni film kadar eğlendiren bir teselli olmuştu.

Aynı günlerde özel bir kolejde ingilizce öğretmenliği stajı adı altında öğrencilere hayata dair yanılgılara düşmemeleri için ipuçları dağıtıyor, ülkenin bana çoktan verdiği seçme hakkımla bizi yönetecek insanlar için oy kullanıyordum.

Yani kazık kadar olmuştum çoktan, tıpkı bugün hala olduğu gibi..

:)

8 Mayıs 2008 Perşembe

Balkondaki iki huysuz ihtiyar


Asıl adları Statler ve Waldorf; nedendir bilinmez New York'taki iki otelden geliyor isimleri. Biz halk olarak onları hep Muppet Show'un locada oturup her bölüm izledikleri gösteriyi aksatmadan yerden yere vuran süper ikilisi olarak tanımlıyoruz. Asabi ama aynı zamanda sempatik, sürekli kötüleyen ama aynı zamanda ayrıntıcı, Huysuz Virjin kadar lafı gediğine oturtmakta usta, Oğuz Aral kadar doğru anda doğru espriyle vuran ve evet Sex Pistols kadar da anarşik; aynı zamanda tabi ki benim idolüm iki bomba karakter..
Miss Piggy'nin narsist krizleri, Ganzo'nun anlamsız fikirleri, Fuzzy'nin safla sakarlık arası gel gitleri ve tüm bu sirk ortamında kendinin ne aradığını sorgulayan haftanın konuklarını idare etmeye etmeye çalışan Kermit'in ana kadroyu oluşturduğu Muppet Show başlı başına bir sanat eseri aslında. Ve bu eseri ısrarla hor gören Statler ve Waldorf ekürisini normalde aynı sertlikle tepmek gerekirken ilginçtir adamları bağrımıza basıyoruz. Ama bu yaman çelişkinin tek kurbanları biz değiliz diyerek sıyrılma bahanem de var. Hatta lisedeyken bu çıkarımı yapan bir arkadaşım söylemişti, " Bunlar da paso showu kötülüyor ama her hafta gidip gösteriyi hem de locadan izlemeyi de ihtimal etmiyorlar." diye.
Dilerim ki hayatımızda attığımız her adımda bizi böyle acımasızca eleştirecek ve bunu yaparken bizi gülümsetmeyi de becerebilecek huysuz asabiler yakınımızdan eksik olmasın :)
Youtube bir ara açıkken bakın derim:
http://www.youtube.com/watch?v=14njUwJUg1I

30 Nisan 2008 Çarşamba

Avusturyalilar manyadı

Zaten Hitler yüzünden sabıkalılar diyeceğim ama onu da yüceltip bağrına basan Alman halkıydı. Yine de Kastamonu boyutundaki ülkeden Mozart gibi olumlu dahiler gibiler çıktığı gibi yaşlılar acı çekiyor, yazıktır bahanesiyle kırk küsür hastayı öldüren cellat hemşireler de yine bu ülkenin eseri. Yalnız son vaka Josef Fritzl dünya kriminal tarihinde bir ilki başararak aynı zamanda Avusturya'nın manyak dolu olduğunu kanıtlamış oldu.


11 yaşından beri tecavüz ettiği kızına artık ne gözle bakar olmuş ki kızcağızı 18 yaşına bastığı yıl özel tasarladığı bodruma kilitleyip bir de kıza veda mektubu yazdırıp evden kaçtı gibi göstermiş. Gerçi kız o yaşa kadar çektiklerinden dolayı zaten bir kaç kere gerçekten kaçtığı için bu seferki yalancı çoban hikayesi onun yirmidört yılına mal olmuş. Okuduklarım, izlediklerimden sonra V.C. Andrews'ün Çatı romanındaki miras uğruna çocuklarını yıllarca evin çatısında gizleyen anne gözümde adeta azizleşti.

Adam sürekli tecavüz etmiş, kız sürekli doğurmuş, çocukların yarısı yukarıda yarısı gün ışığı görmeden bodrumda, ne bu ya ? Üstüne yeni bir Hannibal Lector filmi de çekilir, bu çocuklardan da Charles Manson'ı aratmayacak katiller de çıkar. Bu kadar sapıkça malzemenin bir arada sunulduğu başka bir ruh hastalığı boyutu duymadım, bilemedim..