27 Ekim 2008 Pazartesi

Ne bu şimdi ?

Tam da cuma akşam üstü rehaveti içinde bloga ne yazsam diye kafa patlatmıştım. Yetmedi ofistekilere sardım konu bulun diye. Tam da işte budur diyeceğim fikir gelmişti ki bir arkadaşımdan, akşam evde gördüm ki Diyarbakır Mahkemesi benim yazılarımın okunmasını yasaklamış. Hayır efendim işte erişim engellendi, Digitürk falan savunmasından bana ne, resmen yazılarımın okunması yasaklanmış, bunun başka tanımı yok.

Tamam, düzenli blog tutmuyor olabilirim, fazlasıyla subjektif ve pek çok kişinin ilgisini çekmeyen alanlarda atıp tutuyor olabilirim ama yine de bunun adı İran ya da Kuzey Kore'de yaşamayan biri olarak hakkım olan bir eylemin tamamen ortadan kaldırılmasıdır.

Şimdi inat sürekli yazmak gerekecek sanırım.

18 Ekim 2008 Cumartesi

Okurun ukalası

Eskiden düzenli kitap okuyan insanlar vardı. Bu alışkanlıklarıyla ilgili çocukluklarından beri her gördükleri yazıyı tutkuyla okumaya bayıldıklarından bahsederlerdi. Mesela tabelalar, televizyonda izledikleri bir film ya da dizinin oyuncu kadrosu ve tabi ki günlük gazeteler şeklinde de sıralardılar.
Ben bu insanlardan değilim. Annemin sınıf annesi olduğu ve okuma yazmayı söken öğrencilere takılan kırmızı kurdeleleri bizzat kendisinin hazırladığı ilkokul birinci sınıfta okumayı öğrenebilen ancak son birkaç öğrenciden biri olmuştum. Ve uzun bir süre de okuduklarımdan hiçbirşey anlamadan okuyormuşum gibi yaptım. İlkokul ikinci sınıfta geçen aylarımın çoğunda sesli okumalarımı ancak heceleyerek becerebiliyordum. Sonuna kadar okuyup hem hoşuma giden hem de gerçekten anladığım bir kitap anım ise ancak dördüncü sınıfa aittir.

Düzenli kitap okumaya ki ben buna bir kitap bitince zaman kaybetmeden yenisine başlamak olarak tanım veriyorum, ta lise ikinci sınıftayken Orhan Pamuk'un Sessiz Ev kitabıyla başladım. Romandan o kadar etkilenmiştim ki aldığım tadı başka hangisinde tekrar yakalayabilirim diye ard arda başka kitaplara saldırdım. Ve bir sene sonra baktım ki aynı anda iki kitap okuyordum. Üniversitede ise okula çantayla gittiğim günlerde mutlaka çantamda, elimde bir kaç ders kitabıyla gittiğim anlarda ise bu sefer cebimde bir kitap oluyordu. Çünkü okunacak o kadar çok kitap vardı ki, iki ders arası beklerken ya da otobüs durağında dikilirken okumadan zaman geçirmek hata olurdu.

Sonuç olarak, her keyif verici maddenin insanda yarattığı etki gibi alışkanlık oldu bende saplantı. On yedi senedir okuduğum her kitabı tuttuğum liste bir yana, tatilde ya da yolda ellerinde kitap okuyan birilerini görünce acaba ne okuyorlar, benim daha önce okumuş olduğum bir kitap mıdır diye neredeyse insanların içine düşmem, evine ilk defa gittiğim insanların eğer varsa hemen kitaplıklarındaki kitapları tek tek gözden geçirmem, okuduğum bir kitapda bahsi geçen bir başka yazara ait kitabı okuyana kadar rahat edememem, hiç tarzım olmasa da bazı dönemler sükse olan Yüzüklerin Efendisi ya da Da Vinci'nin Şifresi gibi çok satılan romanları meraktan değil sadece kitapları kötülemek için elimde koz olsun diye okuma hırsım gibi sıralayabileceğim bir sürü kötü etki yapıyor bu durum bende.

Daha da kötüsü, beğenmediğim bir kitabı sevdiğim biri övmeye başlayınca o kişiyi hor görmeye başlıyorum ve gerçekten bazen endişeleniyorum değer verdiğim arkadaşlarımın küçük gördüğüm kitapları ya da yazarları beğenecek olmalarından.

Ama o kadar da karamsar bir hayat değil benimki aslında. Çünkü başta da dediğim gibi çok eskilerde kaldı o düzenli kitap okuyan ve okuduklarından konuşan insanlar. O yüzden kitaplarla çevrili bu ruh hastalığımı en yakınımdakiler bile fark edemiyor, iyi gizliyorum; kafam rahat !

15 Ekim 2008 Çarşamba

Fakirlik utancımdır

Yoksullukla ilgili yazmaya gerek var mı ki bilemedim aslında. Zira sokağa adımımı attığım anda her yanımı kuşatıyor yoksulluk. Ve bunun o kadar çok acı yanları var ki..


Aklımı sağlam tutmak için yağmurlu gecelerde uyumak için yattığımda düşünmemeye çalışıyorum o anda bu soğuk havaya hiç de gönüllü olmadan maruz kalanları..


Ve yine delirip seri katile dönüşmemek için ramazan bahanesiyle gösteri yapıp fakir mahallelerde insanlığa aykırı erzak dağıtanların haberlerini es geçiyorum..


" Müslüman ülkede sokak çocuğu olmamalı." diyen hocayı içim sızlayarak onaylıyorum. Bırak sokak çocuğunu dünyada çocuk ölümlerinin en fazla olduğu ülkeler sıralamasında müslüman ülkelerin başını çektiğini hatırlamak bile utandırıyor insanı. " Sen tokken komşun açsa bu uygun değildir." diye sana söylemi olan bir dine inanıyorsan hele !


" Dünya barışı istiyorum." sözü dalga geçilen güzellik yarışması kilişelerinden olsa da bunun aslında dünyadaki açlığa ve ekonomik haksızlığa tek çare olduğunu da göz ardı etmemek gerek.


"We're The World" şarkısını söyleyenlerin tüm dünyada 2 milyar dolar toplayıp açlık sınırındaki Afrika ülkelerine yardım edildiği aynı yıl başta ABD olmak üzere birçok ülkenin aynı fakir ülkere 700 milyar dolarlık silah sattığını da bilmek gerek.


Darfur'u akıldan hiç çıkarmamak..


Gaziantep'te bitşampuanı bile bulamayan Sokak Çocukları Derneklerini unutmamak..


Ortaklaşa giydikleri ayakkabıyı teslim etmek için son derse girmeyen sabahçı kardeşin eve gidip öğlenci ablasına ayakkabısını teslim ettiği çocuklarla aynı ülkede yaşadığımızı öğrenmek gerek..


Sizin çöpünüzün bir başkasının hazinesi olduğunu da..



24 Eylül 2008 Çarşamba

Işınla beni Scotty !

Çocukken yıl 2000 uzak ve bir o kadar da gizemli bir yıldı. Üstünden 8 yıldan fazla oldu geçeli, bırakın gizemini, geriye dönüp bakınca benim çocukluğumun 80li yılları bile 2000 yılı denen o sözde büyülü yıldan bile daha parlaktı.
İyi de ne oldu da 60lı yıllarda aya ayak basan insanoğlu geçen kırkküsür yılda ancak Internet, cep telefonu ve klimalı arabalarla yüzyılın refahlık düzeyini katlayabildi ? Yani hani biz bu ikibinli yıllarda platin renkli kıyafetler giyip güneş sistemindeki gezegenlerden hangisine tatile gidebileceğimize karar verecektik ?Onun yerine neden hala Mecidiyeköy-Bostancı otobüsü denen 124 ve 128'in sabırla gelmesini bekliyoruz ?
Bence değişen çok şey var ama bize yutturulan ancak üç beş kırıntı buluş. Yani teknolojinin katlanarak hızlandığı bir zaman diliminde hala neden ulaşım ve iletişimde yüzyıl öncesinin keşiflerine mahkumuz ki?
Star Trek dizisi bu ironinin en sempatik örneği. Bütçesizlikten bir uzay dizisi ancak bu kadar yetersiz koşullarda bu kadar iyi ele alınabilir. Bazıları uyduruk tabancaları ve günümüz çağrı cihazlarını anımsatan iletişim aygıtlarını alay konusu yapabilir ama unutmayalım ki ışınlanma teknolojisini gündelik dilimize yerleştiren de bu dizidir.
Yapımcı Gene Roddenbery'nin bir röportajında dizi daha başlarken ellerindeki bütçeyle bir uzay gemisini nasıl gezegenlere indirip sonra oradan hareket ettirebiliriz diye kara kara düşünürken bu ışınlanma hilesini akıl ettiklerini okumuştum. Koca bir uzay gemisini çekmek yerine uzay gemisinden gezegene ışınlanan insanlar çok daha kolay maliyetli olmuştu. Buna yokluktan varlığa ulaşmak denir işte.
Şimdi bakıyorum da birileri yarım yüzyıl önce ayda havalara zıplarken ve yine birileri bugün yer altında evreni yeniden oluşturmaca oynarken biz neden kek gibi Mecidiyeköy'den Bostancı'ya bizi geçirecek o lanet olası belediye otobüsünü bekliyoruz ? Tabi ki kandırıldığımız için.
Çünkü ışınlanma teknolojisi çoktan keşfedildi, denendi ve bir yerlerde şanslı birkaç bilimadamı tarafından uygulanıyor.
Ama petrol devlerinin yönettiği bu dünyada, gerek iletişim gerekse ulaşım sektörünün bir gecede iflasla tanışacağı düşünülürse daha uzun bir süre lansmanını göremeyeceğiz bu ulu icadın.
Kişisel olarak bakıldığında büyük haksızlık, kandırılmışlık duygusu var. Öte yandan çökecek endüstriler, yaşanacak güvenlik karmaşası düşünülünce var olduğuna inandığım bu teknolojiden mahrum yaşamak da etik olarak doğru mu yanlış mı bilemedim.
Ona da siz karar verin.

12 Eylül 2008 Cuma

REM Bayrami

Lise yıllarına ait bir yaz tatiliydi, Bryan Adams İstanbul'da stadyum konseri vermek icin benimle ayni sehri paylastiginda. Türkiye'nin ilk yabancı Rock stadyum konseri olması, bir grup arkadaşın servisle kalkip Izmit'ten İstanbul'a bu konsere gelmesi ve sahada çimlerin üzerinde daha önce hep televizyonlarda ve dergilerde görmenin ötesinde hayal edemediğimiz kanlı canlı bir adamı izliyor olmanın verdiği o coşku zaten tarif bile edilemezdi. Tum bunlara konserin aylar öncesinden duyurulması ve sabırla o günü beklemenin heyecanı da eklenince o gece verdiği konser ve sahne performansı nasıl olursa olsun Türkiye'de bir ekolü başlattığı için bile Bryan Adams'a saygım sonsuzdur.

Ertesi sene ard arda Guns N Roses, Metallica, Bon Jovi gelmeye başladığında şaka mı bu diye duyduklarımıza inanamamıştık. Ama ben belki gerçekten geliyordur ya adamlar diyerek üniversite sınavına haftalar kala tek başıma yaptığım bir gece yolculuğu sonrası İzmir'den gelerek yine aynı stadyumda Guns N Roses'u canli izleme sansini yakalamiatim. O yaşlarda kaybedecek daha az şey varmis gibi gozuksede OYS (simdi hangi kisaltmayi aldi takip edemiyorum) oncesi girisilen bu macera girisimi ile o zamanlar daha cesur atılımlar yapabiliyor oldugumu farkediyorum. Ama o zaman kendime gore oynadığım bu pokerden gerçekten kazançlı çıkmıştım.

Aynı yıl Blue Jean dergisi de benimle aynı şaşkınlık içinde " Artık o kadar çok konser vermeye gelen giden olacak ki neredeyse ders çalışmam lazım, bu gece arkadaşlarımla çıkacağım bahaneleriyle konserleri seçer hale geleceğiz" yorumunda bulunmuştu.

İşte bu yaz başı REM'in konsere geliş haberini ögrenene kadar, ben de aynı tembellikle sanki bir zamanlar kentleri aşıp konserlere gelen ben değilmişim gibi, sudan bahanelerle UB40, Violent Femmes, Sting, Travis, Tina Turner, The Cure gibi ne kadar keyif aldiğim grup gelip gittiyse hicbiri benim oldugum mekanlarda sahne almadilar.

Şimdi ne oldu da REM o lisede yaşadığım konser coşkusunu uyandırdı, aslinda sebebi çok. Bunu biraz da benim gibi birçok konseri elinin tersiyle itip REM'i de aynı tepkiye kurban edecekler için sıralamak istiyorum.

Öncelikle Türkiye'de geniş kitleli konser izlemek başlı başına etkiliyeci bir olay. Trafikte, marketlerde bazen yığınlar halinde sizi delirtebilen Türk insanı, o konser alanında izlemeye geldikleri grupla ahenk içine tüm şarkılarda gruba eşlik ederken daha önce görülmemiş bir uyum olustururlar. Zaten bu yüzden de ilk kez konsere gelen gruplar bu ilgi ve beğeni karşısında yaşadıkları ego tatmini yüzünden Türkiye'yi bir sonraki turne listelerine eklemeden edemiyorlar. Ama siz sakin REM bir daha gelir o zaman giderim demeyin tabi :P

Freddy Mercuy ve Kurt Cobain sonrasi hayatımda hiç bir zaman Queen ve Nirvana konseri izleyemecek olmamın acı yüzleşmesini adamlar henüz hayattayken REM ile telafi edebilmek. Zira solist Mike Stipe hastalık derecesindeki zayıflığı yüzünden yıllardır ha öldü ölecek diye bekliyorum.

Ve REM`i diger bir suru gruptan ayiran onemli ayrintilar:

Seksenlerin basindan bu yana yaptilari muzigi cagin getirdi modernlikle kendilerinden degil sadece tarzlarindan odun vererek gene de cok iyi isler cikaran bir grup olmalari.

Losing My Religion sonrasi kendi kitlelerini asarak genel bir popularizm patlamasi yaratmis olmalarina karsin bunu goz ardi ederek kendi cizgilerinde yol almaya devam etmis olmalari.

Cok sik album cikarmalarina karsin kaliteyi bozmamalari.

Goz boyuyan sahne gosterileri, savunduklari politik ya da sosyal gorusleri Bono gibi milletin gozune sokmadan aktivist duruslari, hicbirinin yakisikli, hatta karizmatik olmamasi ve hatta ozel hayatlari hakkinda en ufak bir bilgimizi olmamasi..

Kisaca sadece yaptiklari ve bu yuzden de inandiklari muzikle on planda olmalari..

O yuzden gidilesi bir konser olacak, 4 ekim cumartesi siz de orada olun..

Yeni baslayanlar icin indirilmesi kacinilmaz REM parcalari:
- Man On The Moon
- Leaving New York
- Drive
- Sweetness Follows
- The One I Love

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Şehre müzik grubu gelmiş

Led Zeppelin - Queen - Prince - Guns N Roses - Sex Pistols - Deep Purple - Rolling Stones - Crowded House - Smashing Pumpkins - Green Day - Alice In Chains - Blur - Blind Melon - Madonna - White Snake - U2 - Cranberries - Nince Inch Nails - Gorillaz - Beach Boys - Muse - Red Hot Chili Peppers - Cars - Radiohead - Dead Presidents..


Odama kapanıp bunları dinlediğim o ilk gençlik yılları boyunca yaşamak istediğim şehir de aynen böyleydi.

Bu yine daha sakin gözüküyor..

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Açılın Çinliler geliyor !

8 Ağustos'ta dünyanın en yüksek katılımlı organizasyonu, Olimpiyat Oyunları Pekin'de başlıyor. Bundan yedi yıl önce aralarında İstanbul'un da olduğu beş kentin kapıştığı evsahipliği oylamasında resmen dünyayı tehdit ederek seçilmeyi başardığı günden bu yana Çin'in başkenti onbeş gün sürecek bu gövde gösterisine hazır.

1992 Barcelona Oyunları'na yılına kadar Soyvet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğini'nin kabak tadı veren ezici üstünlüğünü bile aratabilir bu hırslı Çinliler. Çünkü biz 1993 yılından beri Olimpiyatlara ev sahipliği yapmak için kasarken bu adamlar yeni doğmuş bebeklerini ilerinin Olimpiyat yıldızları yapmak için teker teker elden geçirmeye başlamışlardı. Şimdi o binlerce kişilik üstün atlet ırkıyla yarışmalardaki o heyecanı söndürecek ezici bir üstünlük sağlayacaktır.

1936 Berlin Olimpiyatları Nazilerin arenasıydı ama orada bile ari ırk safsatasını yerle bir eden Jesse Owens'ın Hitler'i stadyumu terk ettirecek başarısı beklenmedik bir yanıt olmuştu.

1968 Mexico'da kürsüdeki siyahların havaya kalkan yumruklarıyla ırkçılağa karşı yarım kalmış yanıtın devamı geldi.

1972 Münih'te kazananlardan çok kaybedenlerin anıldığı Olimpiyatlar oldu. Filistinli teröristlerle gece uykularında basılan İsrail'li atletlerin mücadelesinde her iki taraf da çıkan çatışmada ağır ölümlü bir sonuçla beraber kaldı.

1980 İngiltere hariç hiçbir batılı ülkenin katılmadığı Moskova ise zaten başlı başına bir Komünizm Olimpiyatlarıydı ve dünyada katılımcılardan başka kimsenin ilgi göstermediği bu olimpiyatlar en az anımsanan oyunlar olarak kaldı.

1984 Los Angeles ise bir öncekinin tam tersi kapitalist tepki şeklindeydi.

Ve 1988 Seul'de geldiğinde Olimpiyatlar nihayet ırk, din ve politikanın gölgesinden uzakta ancak bu sefer bir tüp idrarın şöhretiyle anıldı. Kazanan 100 metrede birinci gelen atlet değil doipng testinden temiz çıkan ikinci atlet Lewis oldu.

Dört yıl önce tembel Akdenizli Atina son dakikada yetiştirmesine rağmen Olimpiyatlara iyi bir ev sahipliği yapmıştı. Şimdi bu manyak Çinliler dünyaya meydan okuyan bir Komünizm gösterisinde daha açılış gecesinden başlayacaklar gözlerimizi boyamaya.

Açılış gecesinin hemen ardından sahneye Rumen atletleri silip süpürecek plastik bedenli jimnastikçiler, daha önce hiç havuzda görmediğimiz ışık hızında yüzücüler, hatta neredeyse yüzmetre koşuda karaderililere kafa tutan çekikler çıkacak. Altın madalyaları silip süpürüp, kazara kazanmak zorunda kaldıkları gümüşlerle idare edip bronzları dünyanın geri kalanına bağışlayacaklar.

Depremdir, Tibet'e tepkilerdir, insan haklarını hiçe sayan tutuklular yüzünden aldığı politik baskılardır umursamadan gayet hazır bir şekilde gün sayıyor milyarlık Çin.

Bakalım asıl dünyanın geri kalanı biz bu meydan okumaya ne kadar hazırız, haftaya göreceğiz.