26 Haziran 2009 Cuma

Benim için Michael Jackson'ın tarifi

Thriller 1982 yılının sonlarına doğru yayınlanmasıyla dünyada hayatında bir kere olsun gazete okumuş ya da müzik dinlemiş her insan evladının bildiği bir ismi duyurdu.

Her ne kadar çıkış parçası çok ses çıkarmasa da Billie Jean albümü patlatan parçaydı. Tüm listelerde gelmiş geçmiş en çok satan albümler listesine kadar uzanan satışları salt albümün başarısından gelmiyordu elbette. O zayıf bacaklarına zamanın modasının aksine daracık giydiği siyah pantalonları, makosen ayakkabıları ve kendine özgü dansıyla Micheal Jackson albümle bir bütün olarak başarıyı getirmişti.

Albümden çıkan Beat It parçasının videosu da bana göre müzik videoları içinde ritmine, sözlerine ve insanda bıraktığı etkiye göre çekilmiş en iyi senaryo ve görselliğe sahip. Batı Yakası'nın Hikayesi'nin 80ler versyonu olan çete kavgasının çok iyi uyarlanmış halini izleriz bu videoda. Daha parça girmeden çete üyelerinin yavaş yavaş büyük kapışma için toplanmaları ve o sırada içi içini yiyen Michael Jackson'ın evde yatağında yatmış o gergin hali..

Kavga kızışmadan Jackson'ın araya dalmasıyla başlayan dans benim hayatım boyunca gördüğüm en şahsiyetli grup danslarındandır. Michael Jackson'ın hareketlerine tek tek baktığınızda acayip komik gözükecek ama bütün halinde adamın sunuşuyla ağzınızı açık bırakan bir olaydır resmen.

O yılların koşulları, çekimler sırasında oyuncu olarak kullanılan gerçek çete elemanlarının kavgaları ve yüksek maliyet düşünüldüğünde tamamlanması güç bir videoydu Beat It. Ancak albüm satışları coşmuştu ve böylece Michael Jackson bir daha hafızalardan silinmeyecek ününe kavuşmuştu.

Tabi bir albüm ne kadar çok ses getirse ve dinlense de sonuçta onun da inişe geçeceği zaman gelir. Bir sene sürse bile albüm satışları yavaşlamaya başladığı dönemde Jackson plak şirketinin itirazlarına karşın albümle aynı adı taşıyan Thriller'ı da piyasaya sürmek istemişti. Tabi yine çarpıcı bir müzik videosuyla. Ancak ticari düşünen plak şirketi bunun zaten çok satmış bir albüme faydası olmayacağını öner sürüyordu.

Neyseki Michael inatçı çıktı ve Thriller'ı 1984 yılında yani albümün çıkışından 2 sene sonra tamamen kendisinin finanse ettiği bir videoyla piyasaya sürdü. Neredeyse 10 dakikalık kısa metrajlı bir film niteliğindeki Thriller adı gibi insanın tüylerini diken diken eden bir görselliğe sahip. Üstelik bunun mezarlarından çıkan ölüler ve sisli bir gecede kıstırılmış genç kızın o ürkmüş haliyle ilgisi yok.

Beat It'ta enerjik Michael'ın bu kez zombileşmiş haliyle yaptığı o dans gösterisi, makyajlar ve kostümler sayesinde muhteşem olan parçayı en tepeye çıkarıyor.

Ve sonuç.. 1982 Kasım'da piyasaya sürülen Thriller albümü, aynı adlı parçanın 1984'teki sürümünden sonra satışları patlatıyor ve o zamana kadarki satışları katlıyor !

İşte Michael Jackson'ın bugün dünyanın en çok bilinen insanlardan biri haline getiren öyküsü budur. Sonrasında yaptığı albümler, yaşam tarzı, sansasyonel olaylarla gündeme gelmesi 80lerde bu büyük çıkışı yakalamış olan şöhreti sayesinde onu gündemde tutmuştur.

Michael Jackson nasıl doğmuş, nasıl yaşamış ve nasıl bir sonla ölmüş olursa olsun, o her zaman bizim için Thriller albümünü bize kazandıran ve bizim de bu minnetle onu unutmadığımız, unutamayacağımız bir isimdir..

15 Haziran 2009 Pazartesi

Hepimize üç çocuk

Dün bir nikah kokteylindeydim. Davetlilerin arasında politikacılar çok olmasa da varlıkları yeterince hissediliyordu. Nikah masasında şahitler için ayrılmış beş sandalye ise yaklaşan komedinin habercisi gibiydi.

Nikah kıyıldıktan sonra her biri birer politikacı olan şahitler ellerine mikrofonu alıp adeta kendilerinden geçerek nasihatlar vermeye başladılar. Gelinle damada uzun ömürlü mutluluk dilemek öyle kuru kuru kesemezdi tabi amcalarımızı. Kendi kendilerine sözü üç çocuk mevzusuna getirip bir de daha evleneli üç dakika geçmemiş bir çifte en az üç çocuk siparişi bile verdiler.

Yetmedi, üç çocuk açılımının istatistiksel sonuçlarına ve önemine değindiler. Ancak kendilerinin ve etraftaki yalakaların güleceği esprilerle normalde gelinle damadın üzerine yönelmesi gereken tüm ilgiyi böylece katlettiler.

Gencecik gelin ve damat için dışarıdan bakıldığında acınası bir manzaraydı. Daha sonra oturup kayıtları izlediklerinde ne düşünürler bilmiyorum ama ben açıkçası onlar adına bu önemli ve elit olması gereken töreni mitinge çeviren bu beş kafadara gıcık oldum.

Ülkedeki en önemli iki sorun olan eğitim ve sağlıkta her hangi bir iyileştirmeye gidilmezken insanlardan üremeleri daha çok üremeleri istenmesi bana David Lynch filminde bir sahneyi yaşıyormuşum hissi veriyor.

Ama bir de şu bakış açısıyla bakarsak belki onlara da hak vermek gerekebilir.

Çocuk tacizlerinin 1,5 yaşındaki bebeklerden başladığı, şiddet gören çocukların kaşlarına bir bant yapıştırılıp tekrar ailelerine teslim edildiği, çocuk yuvalarının devletin ailelerin iyi bakamadığını tespit ettiği değil ancak ailelerin kendi çocuklarına bakamayacağına karar verip teslim ettiği bir nevi terkedilmiş çocuklarla dolup taşması, gizli kameralarca tespit edilen "Bir psikopat çocuk yetişiyor" konulu dayak ve tacizlerin bonkörce sahnelendiği Çocuk Esirgeme Kurumu görüntüleri, büyük kentlerdeki sınıf mevcudiyetlerinin ortalama 60-70 kişiyi bulması, öğretmen kadro eksikliği yüzünden derslerin boş geçmesi, daha dün üniversite için milyonlarca insanın sınavda ter dökmesi, her yıl artan işsizlik oranları, çocuk suçlu sayılarının artması, doğuda okula gönderilmeyen kız çocuklar, on üç yaşında evlendirilen kız çocuklar, okuma yazma bilmeyen anneler, tekerlekli sandalyesi olmadığı için eve hapsolmuş ayrıca iş ve yaşam güvenceleri sağlanmayan engelliler ve doğumda bebek ve anne ölümlerinde Afrika'lı ülkelerle başı çektiğimiz düşünülürse kurtuluş formülünün bu üç çocuktan geçiyor olması fikri aslında çok mantıklı.

Çünkü yıllardır kötüleşen herşeye karşın koyun psikolojisini terk edip kafamız da vicdanımız da rahat etsin istiyorsak bu üç çocuğu yapmamız gerekiyor.

Yani üç çocuk sayesinde üç maymunu daha gerçekçi oynayabilelim diye..

11 Haziran 2009 Perşembe

Bezdiren Sözcükler

Dilimizin kötü kullanımları olduğu kadar duyduğumda beni delirten sözcükleri de var. Öyle ki duyduğumda tüylerim diken diken olan ve karşımdakinden anında beni soğutan sözcükler bunlar..
Şöyle anlatmak istersem, mesela birine iyi niyetinizle yaklaştığınızda, ona bir teklif sunduğunuzda ya da nazikçe birşey rica ettiğinizde alabileceğiniz en kötü yanıt ne olabilir ? " Hayır" mı ? " Asla " mı ? ve hatta daha terbiyesizleştirilmiş hali " İşim olmaz mı" ?, yok canım, beni insan olmaktan çıkaran yanıt şudur:

" Bakarız. "

Bu sözcüğün bende uyandırdığı intiba o kişinin beni kesinlikle umursamadığı ve gelen soru karşısında da bir evet ya da hayırı bile kullanmaya gereksinim duymadığıdır.

- İşin yoksa akşam birşeyler yemek için çıkalım mı ?
- Bakarız

- Hafta sonu hava güzel olursa ormanda yürüyüş yapsak mı ?
- Bakarız

Aslında burada ifade edilen şöyle birşey oluyor: Şu anda ben seninle ilgilenmiyorum, o yüzden ne istediğin de umurumda değil. Sen de umurumda değilsin. Belki de sana bozuk olan benim aslında, bilemiyorum ama şu an seni takmıyorum. Bir ara tekrar gel, belki konuşuruz bu konuyu.

Bir diğeri ise ayrı bir delirten klasmanında başı çeken " Napiim? " şeklindeki genelde sözlü kullanılan tepki.

Kullanım alanları da şu şekilde oluyor:

- O kıza böyle sert çıkarsan o da sana aynı tepkiyi verir.
- Napiim !

- Daha önce de söylemiştim, bu işin prosedürü bu değil."
- Napiim !

Nasıl birşey bu, yapma işte! soruyor musun tepki mi veriyorsun nasıl bir laf bu " ne yapayim ?" anlamış değilim. Diğer dillerde böyle bir yanıt var mı bilmiyorum ama bu laf yanıt olarak hele ki savunma amaçlı kullanıldığında o kişiyi oldukça basitleştiriyor; en azından benim algılamam o yönde.

Bir de benim kullanmaktan nefret ettiğim bir sözcük var, ısrarla kendime yakıştıramadığım. Kendisi " Keşke "'dir. Hayatta yaptıklarımdan değil yapmamış olduklarımdan pişman olmayı hep hedef edinmiş biri olarak ağzımdan bir " keşke " düşüyorsa bu gerçekten utanç anımdır.

Olan bitenden sonra geriye dönüp yapmamış ya da yapmış olmayı dilemek o "keşke" ile geri getirilmek istenilen zaman parçasını harcayıp ziyan ettiğimi gösterir. Aynı zamanda da isteklerim konusunda kendimden şüpheye düşürür beni.

Ama herhalde en büyük pişmanlığım bir gün napiiim ya da bakarız dedikten sonra keşke demeseydim diye hayıflanacağım an olacaktır..

10 Haziran 2009 Çarşamba

Evlilik aşkı değil asıl hayatı öldürmesin

Başarılı sporcuların evlilikle beraber kariyerlerinde de önemli değişiklikler görmüşümdür. Buna en basit örnek Andre Agassi'nin Brooke Shields ile olan beraberliğiyle tenis kariyerinin de dibe vurmuş olan o yıllarını örnek verebilirim. Bu ilişkinin iyi ya da kötü gitmesiyle alakalı olmuyor pek. Yani evliliğinde çok mutlu olan ama bunu spor hayatlarında tam tersi bir ivmeyle ödemek zorunda olanlardan biriydi Agassi.

Daha sonra aynı dönemin bir numaralı seri başıyken tenisi bırakan Steffi Graf ile olan beraberliği onu yine zirveye taşımıştı.

Bu şu demek mi oluyor: Birlikte olacağın kişi hayat görüşün ve önceliklerinde destek alacağın biri mi olması gerekir ?

Sanırım eğer ilişkiniz dışındaki hayat ilişkiniz, evlilik ya da aileniz her ne ise, aynı derecede önemliyse bu sorunun yanıtı evet.

Profesyonel olarak bakıldığında, gecesi gündüzü belli olmayan mesleklerde çalışan insanları ele alalım. Sağlık, ulaşım ve hizmet sektörü gibi tipik 9-6 saatleri arasında çalışmayan ve çoğu zaman da işleri gereği uzun saatler evlerine bile dönemeyen insanları düşünelim. Eğer evde onları bekleyen eşleri ya da sevgilileri bu yoğun ve zamansız tempoda onlara gerekli desteği vermiyorlarsa o kişilerin sırtlarında yük oldukça ağır olmalı.

Sabahlara kadar çalışıp ya da günler sonra işten eve döndükten sonra kapıdan içeri girdiklerinde karşılaştıkları yüz onlara sırtını dönüyorsa bu yüzünden o kişiler de huzuru başka yerlere kaçarak buluyorlarlarsa kimi suçlamak gerek bilemiyorum..

Bir de işin kişisel hayat kısmı var. Bir ilişkisi ya da evliliği olmadan önce hayatında önemli yer tutan özel zevkleri olan kişiler mesela. Spor ya da sanatla hobinin ötesinde ilgilenen ya da kendini sivil toplum etkinliklerine adamış biriyle eğer birlikte oluyorsanız burada baştan tavrınızı net ortaya koymalısınız. Çünkü bu insanların da size ayıracağı vakit yine bu ilgi alanları yüzünden kısıtlanacaktır.

Bu durumda bu kişiyi bu hayatıyla kabul ediyorsanız, destek de vermeniz gerekir. Eğer ki bu ilgi alanlarına ayrılan vakti ya da enerjiyi kıskanıyorsanız bu durumda o kişi sizin için değişecek ve muhtemelen de yapmaktan büyük keyif aldığı bu işlerden uzaklaşacaktır.

İşte tam burada sorulması gereken soru şudur. Birliktelikte karşınızdaki kortların parlayan yıldızı olmaya devam mı etmeli yoksa evinin insanı olup bu işlerden elini ayağını çekmeli midir ?

Yani ilişkilerdeki Brooke Shields misiniz yoksa Steffi Graf mı ?

Yanıtlamadan önce Andre Agassi'nin şu an hangisiyle evli olduğunu da göz ardı etmemenizi öneririm..

4 Haziran 2009 Perşembe

Unutulmuş, birer birer..

Beşiktaş - Üsküdar arasındaki motorlarındaydım bir akşam. Sıralı koltuklar yerine beş altı kişinin karşılıklı oturduğu masalara geçmiştim. Bilen bilir, o yol en fazla on dakika sürer. Ve o kısacık sürede yanındaki arkadaşıyla sohbet eden bir kız çantasından kurutulmuş meyveler çıkarıp arkadaşına ikram ettikten sonra bize dönüp masadakilere de tek tek ister miyiz diye sordu. Bu nazik hareketten dolayı hem şaşırmış hem de kıza karşı içim sevgi dolmuştu.
Hiçbirimiz o ondakikada karşımızda iki tane kurukayısı yedi diye kızı ayıplamayakacaktık kuşkusuz. Yani beklenen zaten kızın ikramda bulunmamasıydı. Oysa İstanbul dışındaki herkes için de kızdan beklenen tam tersi olmalı.

Misafirperverizdir diye övündüğümüz kültürümüzün içinde barındırdığı bir çok iyi niyetli yaklaşımı bu kentte yok etmişiz. Hatta öldürüp geride izini bile bırakmamışız bu adetlerin.

Zaten o yüzden de bu kalabalık kentte insan kendini bazen bir başına ve çok çaresiz hissedebiliyor.

Çünkü bu kentte başka yerlerde çat kapı gelen insanlar tanrı misafiri kabul edilip evlerine buyur edilirken bizde davetsiz misafir olarak damgalanıyor.

Başka yerlerde karnını doyuran birinin yanından geçerken siz ona afiyet olsun dersiniz o da sizi mutlaka Allah ne verdiyse paylaşmaya davet eder sofrasına. Oysa İstanbul'da afiyet olsun temennisinin karşılığı dolu bir ağızdan çıkan teşekkür olarak kalıyor.

İstanbul'da tek başınıza arabanızla yolda kalsanız; ya da anahtarsız kalıp kendi eviniz size kapı duvar olsa ve hiç bir yakınınıza o anda ulaşamasanız sizin için dünyanın sonu geldi demektir.

İstanbul dışında yaşayan biri içinse bu sadece olağan bir gündür. Birileri ona yardım elini uzatacaktır zaten.
Sonra günün birinde hiç tanımadığınız biri size kendi yiyeceğinden ikram ettiğinde ya da yol sorduğunuz bir kişinin size adres tarif etmekle kalmıyıp arabasıyla onu takip etmenizi söyleyip sizi gitmek istediğiniz yere kadar götürmeyi teklif ettiğinde şaşırıp kalıyorsunuz. Benim hoşuma gidiyor, ama kimbilir, kendini İstanbul'un soğuk kanunlarına kaptırmış bir başkası şüphe ve hatta paranoyaya kapılabilir bu yaklaşımlar karşısında.
Adet ya da yaklaşım da değil aslında, bunlar bizi biz yapan ama artık unutup bilinç altına attığımız huy ve alışkanlıklar. Ve yazık ki çoğu İstanbul'da yaşatılmaya hakkı kalmamış güzel, insanca davranışlar..